Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Sevgililer Gününüz Mübarek Olsun...

Bu yıl ilginç bir tesadüf oldu, sevgililer günü ile kandil çakıştı... Bir vakitlerde de yılbaşı ile ramazanın ilk günü denk gelmişti. O sene kimse doğru dürüst içememişti, haliyle bizim gibi her durum ve şart altında çoşamayanlar için yeni yıl kutlamaları pek sönük geçmişti. Bu sene acep ne olacak, diye düşünmekten geri duramıyorum... hınzırlık genlerimize işlemiş... Ama bence aşk da bir çeşit ibadet... yani ha öyle ibadet etmişsin, ha böyle... değişen bir şey olmaz gibi geliyor... Yaradana sevgimizi, yarattığının üzerinden göstermekte var bizim dinimizde... bu gece de yaradılanı sevdik, yaradandan ötürü deyip, Yunus’un izinden gidersiniz, olur biter sonuç itibarı ile... Bu yazıya başlamadan önce sevgililer günü’nün tarihçesine bakayım dedim... Şimdi bloglarda yazıyoruz, insanlar kıymet verip okuyor, omuzlarıma bir sorumluluk bindi. Olur olmaz şeyler yazmamak lazım... Açtım, okudum... Meğer bu aşk ve sevgi gününün altında bir kalbur cücüğü varmış... Olay bildiğimiz gibi değilmiş... 15 ...

Bende bu dağların nesine geldim...

Kaptan’ın seyir defteri... Yıldız tarihi 2011... ‘Ne var yahu, hadi gidelim, hadi görelim, hadi yapalım, üç günlük ölümlü dünya... içimizde kalacağına anılarımızda yer alsın’ mantığı ile giriştiğimiz deneysel yaşam yolculuğumuzun bu ayki durağında bir dağa geldik. Dağa gelen her normal insan evladı gibi, etrafımızda vahşi bir doğa, sarp kayalıklar ve soğuk bir hava beklerken, Taksim meydanı’ndan daha sıkışık bir trafik, maç varmış da az önce dağılmış tadında bir insan kalabalığı ve günlük güneşlik, yazdan kalma bir hava bulduk... Hani utanmasa ağaçlar çiçek açacak, millet şortla gezecek, şıpıdık terlik giyecek...   Bu ‘herşey var, kar ve sessizlik yok’ manzarasının fonunda nerden geldiği bilinmeyen ama nedense hiç dinmeyen cıstak, cıstak şeklinde müzikte, üç alana bir bedava mantığı ile kaderin bize hediyesi galiba... Dağda kayak tatili dediklerinde herşeyi düşünmüştüm de, böyle bir şeyi düşünmemiştim. Ya ben iflah olmaz bir münzeviyim, sosyal olguları doğru değerlendiremiyoru...

Yazsan bi türlü, yazmasan bi türlü...

‘Rakamla 14’ epey yorum alan bir blog oldu... Yorumların birkaç tanesi blog sayfasına düştü. Ama bundan çok daha fazlası facebook’tan mesaj olarak geldi... hatta bazı arkadaşlarım telefon açarak hislerini paylaştı... Yazdıklarımı okumakla kalmayıp,   yorum yapmak zahmetine giren, duygularını ileten tanıdık, tanımadık tüm dostlarıma teşekkür ediyorum... Yorumların önemli bir kısmı, tahmin etmek zor değil, kadınlardan geldi... Kadınların tamamı benim gibi boşanmış kadınlar... Yorum gönderen az sayıda erkek ise, kadınların aksine evli ve mutlu erkekler... Bu hikayenin boşanmış kadınların gönül tellerini titretmesini anladım ama, evli erkekler neden etkilendi, açıkcası pek anlayamadım... veya şöyle diyeyim, anladıklarım aklımdaki erkek şablonuna uymadı... Boşanma olayı kadınları bu kadar naifleştirip, eğitirken, içlerinden bir misli daha olgun bir insan çıkarırken, erkekleri bencilleştiriyor. Gördüğüm kaç tane boşanmış erkek varsa, hepsi günü kurtarmak derdinde... Oysa uzun v...

Rakamla 14...

Geçen yıl   bu vakitler de evliliğim bitti... Kendisi, sanki bundan anlamam gereken birşey varmışçasına, 14 Temmuz’da başladı, ondört yıl sürdü ve 14 Ocak gecesi sona erdi... Bu yazıyı yazmadan önce epey düşündüm. Hassas bir konu çünkü... ama yazmadan geçmeye de gönlüm elvermedi. Neticede, kıldan yünden bir sürü meseleye sayfalar dolusu yazdıktan sonra, hayatımın dönüm noktalarından birini es geçmek çok anlamsız olacaktı yani... Sonuçta buradayım... bakalım anlatmaya ferasetim yetecek mi... Eski kocamın adını, mimarlık fakültesine kayıt olduğum gün,   listede gördüm. Kendisi okula açık ara birinci olarak girmişti. Aldığı puanın yüksekliği   dikkatimi çekti. Hayran kaldım... gidip şu çocukla bir tanışayım, bakalım kimin nesiymiş dedim... Geçenlerde bunu anlatınca Gaye dediki; ‘iyiki listeden devam etmemişsin’... Meğer kendisi de üçüncü sıradaymış...   Ne diyim, fevkalade isabetli olmuş, hem Gaye için, hem benim için... Okulun ilk günlerinde bizi gruplara ayırmışlardı....

İyilik-Kötülük, diğer bir deyişle Akıllılık-Aptallık....

Hayatımın kırk yılını geride bıraktığımdanmıdır nedir, yoksa olacağı vardı da mı oldu bilinmez; başıma gelen istenmeyen durumlara kızmak veya eyleme kalkmak   yerine, oturmak, düşünmek, kendimce sonuçlara varmak gibi bir misyon edindim... Yani ‘buna bana nasıl yaparlar’, ‘ulan ben bu kazığı yiyecek adammıydım’ diye dövünmek yerine, ‘şimdi bu durumu yaratan dinamikler nelerdir’, ‘dünyanın acaba hangi yazılı olmayan kuralı yüzünden bu oldu’ veya ‘bundan ne öğrenmeliyiz’ gibi düşünceler geliştirmeye başladım... Gerçi düşüncelere daldığım anlarda mabadımdaki kazığı unutup, üstüne oturduğum da olmuyor değil ama bunu da farkındalık yolunda ödenen ufak bir bedel kabul ediyorum artık... Geçen haftayı iyilik-kötülük ikiliği üzerine kafa yorarak geçirdim. İyi neden iyidir, kötü neden kötüdür... İyi neden iyilik yapar, kötü neden kötülük yapar... Vardığım sonuçlar beni bile şaşırttı.. İnsanın başına birşey gelecek ki, bu kavramları düşünecek... başımıza gelmeden düşünsek... olmaz, hayır... ne...

Kişisel Farkındalık Üzerine Kişisel Bir Yazı...

Üniversite’de okurken, halen en yakınlarımdan biri olan arkadaşım, el falıma bakmıştı... otuzbeş yaşıma geldiğimde   kocamı veya çocuğumu kaybedeceğimi, devamında büyük bir ruhsal gelişme yaşayacağımı, acımın farkındalık yolunda beni büyük bir ivme ile ileri iteceğini söylemişti... O günlerde bu sözlere çok üzüldüğümü, hele anne olduktan sonra çocuklarımdan birini kaybetme ihtimalinin yüreğimi yaktığını söylemem lazım. Hele otuzbeş yaşıma geldiğimde neredeyse panik atak geçirecektim... Diyeceksiniz ki; alt tarafı bir fal, ne olmuş... Ne olmuşu var mı, bu kızı gün içinde üçten fazla düşünürseniz, akşamına arar... Hatta bir seferinde gün içinde durmadan düşünüp   aramadığım için azar bile işitmiştim... ‘kontürüne kıyamadın mı’ diye kızmıştı bana... Kehaneti, 35 olmasada 40’da gerçekleşti... Çok şükür kimse ölmedi.. Bunu düşününce de aklıma hep Mahabarata’da,   Arjuna’nın kadın kılığına girmesinin anlatıldığı bölüm geliyor. Arjuna, dünyanın en büyük savaşçısıdır. Birgün aşkı...

Boşanmış kadın kime derler...

Bu cümle az biraz ‘tanınmış adam kime derler’e benzedi... Bildiğiniz gibi tanınmış adam Marko’dur. Benim arkadaşlarımdan birine de bu soruyu sorsanız, size herhalde ‘boşanmış kadın Gülfem’dir, diye cevap verir... Doğru, ben boşanmış bir kadınım... Hatta boşanmakla kalmayıp, bunu cümle aleme ilan etmiş bir kadınım... Benim boşanma mevzum, facebook’un da katkıları ile, kamuoyunu uzun zamandır meşgul ediyor. Ama bendeniz kulunuz, olayın diyalektiği hakkında kafa yormaya yeni başladım zannederim... Boşanma süreci o kadar karışık ve incitici olabilecek bir süreç ki... Ve içinde bir dünya yenilik ve değişimi   barındırıyor... Dolayısı ile tehlikeli patikalarda, emniyet zinciri olmadan yürümeye benziyor. İnsan tökezlememek için önüne bakmaktan, geçtiği yola bakamıyor. Ancak patika bitip düze çıkınca başınızı arkaya çevirip ‘vay anasını ben ne denli bir yoldan geçmişim, taaa nereden, nereye gelmişim’ diyorsunuz... Ben evliyken bütün dünya evliydi. Şimdi bütün dünya boşanmış gibi... Ya...