Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2010 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Kişisel Farkındalık Üzerine Kişisel Bir Yazı...

Üniversite’de okurken, halen en yakınlarımdan biri olan arkadaşım, el falıma bakmıştı... otuzbeş yaşıma geldiğimde   kocamı veya çocuğumu kaybedeceğimi, devamında büyük bir ruhsal gelişme yaşayacağımı, acımın farkındalık yolunda beni büyük bir ivme ile ileri iteceğini söylemişti... O günlerde bu sözlere çok üzüldüğümü, hele anne olduktan sonra çocuklarımdan birini kaybetme ihtimalinin yüreğimi yaktığını söylemem lazım. Hele otuzbeş yaşıma geldiğimde neredeyse panik atak geçirecektim... Diyeceksiniz ki; alt tarafı bir fal, ne olmuş... Ne olmuşu var mı, bu kızı gün içinde üçten fazla düşünürseniz, akşamına arar... Hatta bir seferinde gün içinde durmadan düşünüp   aramadığım için azar bile işitmiştim... ‘kontürüne kıyamadın mı’ diye kızmıştı bana... Kehaneti, 35 olmasada 40’da gerçekleşti... Çok şükür kimse ölmedi.. Bunu düşününce de aklıma hep Mahabarata’da,   Arjuna’nın kadın kılığına girmesinin anlatıldığı bölüm geliyor. Arjuna, dünyanın en büyük savaşçısıdır. Birgün aşkını reddettiği

Boşanmış kadın kime derler...

Bu cümle az biraz ‘tanınmış adam kime derler’e benzedi... Bildiğiniz gibi tanınmış adam Marko’dur. Benim arkadaşlarımdan birine de bu soruyu sorsanız, size herhalde ‘boşanmış kadın Gülfem’dir, diye cevap verir... Doğru, ben boşanmış bir kadınım... Hatta boşanmakla kalmayıp, bunu cümle aleme ilan etmiş bir kadınım... Benim boşanma mevzum, facebook’un da katkıları ile, kamuoyunu uzun zamandır meşgul ediyor. Ama bendeniz kulunuz, olayın diyalektiği hakkında kafa yormaya yeni başladım zannederim... Boşanma süreci o kadar karışık ve incitici olabilecek bir süreç ki... Ve içinde bir dünya yenilik ve değişimi   barındırıyor... Dolayısı ile tehlikeli patikalarda, emniyet zinciri olmadan yürümeye benziyor. İnsan tökezlememek için önüne bakmaktan, geçtiği yola bakamıyor. Ancak patika bitip düze çıkınca başınızı arkaya çevirip ‘vay anasını ben ne denli bir yoldan geçmişim, taaa nereden, nereye gelmişim’ diyorsunuz... Ben evliyken bütün dünya evliydi. Şimdi bütün dünya boşanmış gibi... Ya ben boşa

Berlin- Berlin...

Dün gece eve döndük... Duş alıp, yataklara serildik... Gezmeye   gitmenin en güzel tarafı, eve dönüp duş almak ve pijamaları giyip kendi yatağına yatmaktır. Gidilen yer ne kadar güzel ve yaşananlar ne kadar mutluluk verici olursa olsun, eve dönmek güzeldir. Benim için bunun tek istisnası New York’tur. Taksi havaalanına giderken,   utanmasam ağlayacaktım.   New York gezimiz için bir ‘Groundhog Day’ olayına girmeye bile razı olabilirdim... Hey gidi günler hey... Belki başka zaman onu da anlatırım. Şimdi konuyu dağıtmayım... Berlin güzel bir şehir. Görmeyenlere şiddetle tavsiye ederim. Bir kere zerre kadar turistik değil. Hatta turistler istenmiyor. Bu yüzden size yardım edecek görevliler, işaret levhaları, haritalar, information desk’ler falan yok... Dilini ve adetlerini bilmediğiniz yabancı bir memlekette yaşamak ne demektir öğrenmek isterseniz, Berlin’den daha iyi bir yer bulamazsınız. Yabancı olduğunuzu bile bile sizinle Almanca konuşan information görevlileri, nasıl çalıştığını anla

Depresyonla Baş Etmenin Yolları...

Küçük kızıma göre, doğumumuzdan önce, bilinmeyen bir yerde, bu dünyaya gelmek için sıramızı bekliyormuşuz. Deniz’in konuyla ilgili tasvirleri vaktiyle epey gürültü koparmıştı. Söylediğine göre, burada tanıdığımız insanların bazıları ile aslında o bekleme odasından da tanışıyoruz. O yer her neresiyse artık   lekesiz bir parlaklık içinde yüzüyor, fakat bu parlaklık ışık değil... Deniz’e göre orada ışık yok.   Ama karanlık da yok... Belirgin tek şey her yere yayılmış   sonsuz huzur... Deniz bana bunları anlattığı zaman boşanma yoluna henüz çıkmıştık. O yüzden sordum ‘baban ve ben de orada tanışıyor muyuz’... ‘evet anne’.. ‘peki buradaki gibi kavga ediyor muyuz?’... ‘hayır anne’... ‘neden?’... ‘çünkü orada nefret yok, ama aşk da yok anne’... Bu cümlenin hayatımda bir milat olduğunu hatırlıyorum. O andan sonra   pek çok kızgınlığım sona erdi. Neden mi? Kendimce söyle düşündüm: Varılacak bir yer varsa, burada sonsuza dek kalacakmış gibi davranmak iyi bir fikir olmayabilir. Son üç yıl

Bir boşanmanın anatomisi....

Bitmek üzere olan hafta, herhalde hayatımın en ilginç haftasıydı. Her ne kadar arkadaşlarım ‘yuh artık, bunu da yazma bir zahmet’ deseler ve bende o an için onlara hakversemde, yine duramadım. Alışmış kudurmuştan beterdir. Ayrıca ben yazarken iyileşiyorum. Kendi içimden çıkıp, karşı kaldırıma geçiyorum. Kendime, sevdiklerime, sevmediklerime karşı kaldırımdan bakıyorum. Onlar birbirlerini severken, döverken, ben ağacın dibinde bir sigara tellendirip, seyirlerine bakıyorum. Sonra diyorum ki;  haklıyım, haksızım, hakettim, haketti, ne güzel oldu, olmadı... Başka türlü objektif olamıyorum... Dolayısı ile geçen hafta olanları da yazmam lazım. Olaylar Beykoz Adliyesi'nde geçiyor. Malum ben boşanıyorum. Facebook’a ucundan kenarından bulaşan herkes biliyor zaten... İlk başlarda, ben söyleyince veya yazınca tepki gösterenler oldu. Nasıl bu kadar rahat söylüyorsun, dediler... Ne yapsaydım yani. Ölene kadar sır olarak mı saklasaydım? Evlenirken söylemiştik herkese, o zaman niye laf etmediniz?

Elini Feet Yap Bakıyim...

Geçenlerde bir arkadaşım ‘Gülfem senin evini ararken 155 polis imdat’ı arıyor hissine kapılıyorum. Kızım bu ne kadar olay, ne kadar aksiyon’ dedi... Bende ona ‘peki sizin hayatınızda böyle şeyler olmuyor mu’ diye sordum. Olmuyor, dedi... nasıl olmuyor? Hiç mi olmuyor ...   Yani sabah yataktan kalkıyorsunuz ve yatana kadar sıradışı hiçbirşey olmuyor, kimse ile sıradışı bir dialoga girmiyorsunuz veya sıradışı birşey görmüyorsunuz... peki   bu nasıl oluyor, açıkcası ben de bunu anlamadım... Doğmadan önce evrenle çeşitli anlaşmalar yaptığımız söyleniyor. Şahsen nasıl bir anlaşmaya imza attıysam, hayat her daim 'lunapark'ta bir gün' kıvamında... Misal şu son Libya seyahati... Bizim işimizle uğraşanlar için son derece sıradan, kendi halinde ve alışılmış bir iş gezisi olacağına, benden ötürü mü, yoksa olacağı vardı da ondan mı bilinmez, kum fırtınasına yakalanmamız sebebi ile başka birşey oldu.... Bu tip seyahatlerin genel çizgisi şudur:   Geziye katılan kişilerle havaalanında bul

Ye, Dua Et, Sev...

Geçen hafta ‘Ye, Dua Et, Sev’ i izlemeye gittik. Tam bir ‘damdan düşenin halinden,   damdan düşer anlar’ filmi...   Kadın benim hissettiğim herşeyi yazmış... Dolayısı ile benden beklediğiniz kitap suya düştü... Filmin orta yerinde arkadaşım ‘doğru cümleleri bulmuş’ dedi... Kesinlikle haklı...   Durumu tanımlayan bütün doğru cümleler o filmde toplanmıştı... Bu yüzden birçok yerde ikimizin de yüreğine işledi. Bazı yaralarımızın kabukları kalktı, bazılarına merhem sürüldü... Karışık   işler yani... Ye, Dua et, Sev... Adından da belli, kahramanımızın hayatın üç temel aşamasından geçişini anlatıyor. Birincisinde yemek yemenin önemini, ikincisinde   dua etmenin gücünü ve içsel dengesini kurmayı, üçüncü ve son aşamada ise, bu dengeyi aşk uğruna bozmayı öğreniyor... Filmi kadınlara şiddetle tavsiye ederim. Mutlaka gidin ve görün... Ama asla yanınızda bir erkekle gitmeyin. Bu kadınlar arasında birşey.. Gerçi   bu filmi bir erkekle izlemek hatasına düşmüş bir kaç kadın da yok değildi sinemada...

Sex&the city (second edition)

Bizim ebeveynlerimizin ‘Erkek gibi bir kız çocuğuna sahip olmak' saplantısı vardı. Bu durum, becerebilen tüm kız anne ve babaları için esaslı bir gurur kaynağıydı. Eş dost arasında ‘Kızımı ordunun içine salsam, kız girer, kız çıkar, heh heh heh...’ şeklinde lüzumsuz muhabbetlere girerlerdi. O zamanlar memlekette galiba bir tane bile aklı başında adam yoktu. Dolayısı ile hiç kimse ‘Sal kızı ordunun içine de, gör başına neler gelir, demezdi. Kız ordugaha girer de, öteki taraftan ne çıkacağını Allah bilir...   Mübarek, Alman icadı sosis makinası sanki. Bir taraftan ineği koy, öte taraftan sosis çıksın. Sosisleri koyunca da inek çıkacak demek ki. Sen de kızı koy, öteki taraftan ordu çıksın. Ordu   koyunca da kız çıkar, Allah izin verirse.    Var mı böyle bir saçmalık... Galiba, diğer aile üyeleri de  kız çocuk sahibi olmanın ezikliği ile böyle apır sapır konuşan garibana dokunmazlardı. Allah vurmuş, birde biz vurmayalım hesabı... Zira o devirlerde kız çocuk sahibi olmak başlı başına e