Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Hiperrealizm Üzerine

Ben nedense az uyurum. Kendimi bildim bileli bu böyledir. Ama uyuyamadığım her gecenin sabahında, sanki bu daha önce hiç olmamış gibi anneme telefon açarım, ‘Anne biliyor musun, dün gece ben hiç uyumadım’ derim. Sanki bunu ondan daha iyi bilen biri olabilirmiş gibi… Ofise gittiğimde herkese söylerim. Sonra Facebook’a illaki bir şeyler yazarım; ‘Bugün hiç uykusuz gecelerin üçüncüsü’ falan… Neden uyuyamadığımı bilmediğim gibi, bunu cümle aleme neden ilan etmek istediğimi de bilmiyorum. Acaba kendimi özel mi hissetmek istiyorum? Veya o taş kalpli görüntümün altında, benimle ilgilenilmesini arzu eden bir tarafım mı var? Valla her ikisi de olabilir. Belki de hiçbirisi değildir. Beynimin bilincimle kontrol ettiğim tarafında, bir insanı sevemeyeceğime ve bir insanın da beni sevemeyeceğine kendimi o kadar inandırmış durumdayım ki, sevmek ve sevilmek ihtiyacım, ‘ben dün gece hiç uyumadım’ cümlesi ile bilinçaltımdan pörtlüyorsa, bunun bile ayırdına varamayacak kadar konunun dışındayım. Şu ...

Bu sefer başlık yok, bulmaya kasamadım...

Ofise, daha fazla çalışmak için mesaiden iki saat önce gelmişken işi gücü bırakıp yazı yazmak ne kadar akıllıca bilmiyorum. Zaten son günlerde hiçbir şey bilmiyorum. O yüzden bunu bilmemem de gayet normal. Ama bu en normal insanlık hali değil mi? Beni siktir et, Sokrat bile ‘bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir’ diyor. Gerçi burada Aristo’nun düz mantığından yola çıkarak, ‘bende Sokrat tarzı bir düşünürüm’ çıkarımı yapmak potansiyeli duruyor ama gerçekte böyle bir çıkarım ‘hayat acıdır, sivri biber de acıdır. Öyleyse hayat sivri biberdir’ tadında olacağı için uzak duruyorum. Her neyse, çok uzun yazamam. Çünkü Osman bana kızgın bu aralar. Ofise geldiğinde, beni sadece ses sistemi iyi diye seçtiğim yeni bilgisayarımın karşısında, çizerken değil de yazarken görürse, sonunda her nasılsa gerçekleşecek olan infazım öne alınabilir. Zira bilgisayarımda Bang Olufsen ses sistemi var ama gel gör ki, AutoCAD’de kilitleniyor. Bizim gibi hayatını mimarlık yaparak kazanan insanl...

Mr Darcy ile Beraber Olma Muhtemalim Üzerine

Yazıya başlamadan önce kısa bir açıklama yapayım; Bridget Jones’un günlüğü diye bir film serisi var. Üçleme şeklinde çekilmiş. Bridget’i oynayan kadının adını bilmiyorum. Mr Darcy’i Colin Firth oynuyor, onu biliyorum. Ve son günlerde bu üç filmi döndürüp döndürüp seyrediyorum. Bu saplantılı aktivitenin başlamasına sebep olan şeyin, Colin Firth’ün 2016’da geldiği nokta olduğunu inkar edecek halim yok. Kendisinin bakışlarında, gülüşünde, sakin ve kararlı yürüyüşünde hayat bulan Mr Darcy’e hayranım. Eğer böyle bir adam gerçekten var olsaydı, onu isterdim. Ama yazının konusu bu değil. Mr Darcy gerçekten var olsa idi, beni mümkünü yok istemezdi. İşte yazının konusu bu… Filmi elli kere seyretmek sureti ile, Mr Darcy ile Bridget Jones beraberliğinin dinamiklerini inceleyerek, doğru dürüst bir adamın, benim gibi bir kadın ile neden beraber olmayacağının sebeplerine ulaşmış bulunmaktayım. Yalnız burada cevaplanması gereken iki önemli soru var; Birincisi, insanlar gülsün eğlensin d...

Haksızlığa Uğramak Üzerine

Kırk altı yaşına geldiğimde, haksızlığa uğramanın çok kolay ve bir o kadar da önemsiz olduğunu anladım. Kolaydır; çünkü insanlar, daima kendi duyguları ile hareket ederler. Her insanda, etrafındaki olayları değerlendirerek, karar almasını sağlayan bir mekanizma vardır. Bir nevi bilgisayar programı… Bu program ‘eğer’ diye başlayan satırlarla doludur ve sizi hayatta tutmayı amaçlar. Eğer sana doğru koşan bir köpek varsa….  Cevap, kaç, taş at, ateş et, olabilir.  Mekanizma her zaman böyle işler. Dışarıdan gelen tüm etkiler ‘eğer’ süzgecinden geçmek zorunda olduğu için, insanlar size, kendileri için sonunun iyi olacağına inandıkları tepkileri verirler. Dolayısıyla, bir insanın, başka bir insanın içinde bulunduğu durumu tarafsızca değerlendirmesi, esasen mümkün değildir. Empati kabiliyetlerinin yüksek olduğunu iddia eden insanların, hissettiklerini iddia ettikleri duygular da, sizinkiler olmak yerine, davranışlarınızın, durumunuzun veya söylediğiniz bir sözün, onların ‘eğer’ ...

Sondaj

Son günlerde uykusuzluk derdim iyice depreşti. Bazı haftalar neredeyse hiç uyuyamıyorum. Biraz stres, biraz bünyenin genetik arızası, günlerce gözümü kırpmadan oturtuyor beni… Annem, bebek olduğum zamanlarda bile beni uyutamadığı için, çocuk sahibi olmaktan nefret ettiğini anlatırdı. Dünyada kendine yer bulmaya çalışan bir gence verilebilecek ne güzel psikolojik girdiler… Sonra yetişkinlik dönemimde, bunları teker teker çıkarttırdım ben… Annemin ‘senin yüzünden çocuk sahibi olmaktan nefret ettim’ lafını üzerimden atana kadar psikiyatristime verdiğim para, 2000 doları geçmiştir. ‘Sen erkek olsaydın bir daha çocuk doğurmazdım’ın maliyeti ise, bana 2500, kardeşim Kerem’e 3000 dolardır. Konuya dönersek, uykusuzluk insanı fena etkiler. Beyin ‘rem’ uykusu dedikleri zıkkımı uyuyamadığı zaman, hayata farklı gözlerle bakmaya başlar. İnsanın motor becerilerinden başlayarak, sosyal becerilerine kadar her şeyi bozulur. Mutsuzluk ve depresyon artar. Benim gibi uykusuzluk konusunda antremanlı ...

Babamdan Yaşamayı Öğrenmiştim, Şimdi de Ölmeyi Öğreniyorum…

Babamın çocukluğunda, Samsun’da Çakal Ali denilen bir adam yaşarmış. Çakal Ali’nin işi kamyonculukmuş. Bir gün, Samsun Valisi’nin makam arabasının iki yanındaki küçük direklere takılmış Türk bayraklarını görmüş. Hemen arastaya koşmuş, kendi kamyonunun kasasının sağına ve soluna, yarım parmak su borusundan, birer metre uzunluğunda direkler kaynattırmış. Takmış bayrakları, fır fır ortalıkta dolanmaya başlamış. Çakal Ali, Vali’nin makam arabasına özenip, kamyonuna bayrak direği taktırdığında, takvimler 1950 senesini gösteriyormuş. O yıllarda, memlekette lastik kıtlığı varmış. Lastik o kadar zor bulunan, o kadar kıymetli bir nesneymiş ki, kamyonları, sadece lastiklerini sökmek için çalıyorlarmış. Bu yüzden muavinler, geceleri evlerinde sıcak yataklarında yatmaz, kamyonun içinde sabahlarlarmış. Fakat, alınan bütün önlemlere rağmen, Çakal Ali’nin kamyonu çalınmış. Birkaç gün sonra, bütün lastikleri sökülmüş kamyonu, ormanda, takozların üzerinde bulmuşlar. Çakal Ali  ‘geçmiş olsun’ ...

Ölüm gibi bir şey...

Ölümle tanıştığımda dört yaşındaydım. Bir gece, Gökdere sokaktaki bordo renkli apartmanımızın giriş katındaki daireden, yürekleri paralayan bir çığlık yükseldi. Ertesi gün, kapıcımız Cemal Efendi’den, iki numarada oturan Süheyla Hanımların yeni doğmuş bebeklerinin öldüğünü öğrendik. Anneme ‘Bebeği biz alabilir miyiz’ diye sordum. Niyetim onu da oyuncak bebeklerimin arasına katmaktı. Annem ‘Olmaz öyle şey’ dedi. Neden olmayacağını anlamadım. Bebek zaten ölmüştü. Bu yüzden kardeşimi kucağıma aldığımda uygulanan kısıtlamalara gerek kalmadan onunla oynayabilirdim. Bana göre, çok akıllıca bir çözümdü. Annemin son derece pragmatik bir öneriye, bu kadar sert bir şekilde karşı çıkması anlamsızdı ama neticede anne olan oydu, kuralları o koyuyordu, bu yüzden sesimi çıkaramadım. Sonra dedem öldü. Altı yaşındaydım. Komşumuzun bebeğinin öldüğü zaman ki kadar saf değildim artık. Babaannemlerin evinin üst katındaki koridorda ‘Dedem işte böyle öldü’ diyerek, dilini ağzının kenarından sarkıtarak ...