Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Yazsan bi türlü, yazmasan bi türlü...

‘Rakamla 14’ epey yorum alan bir blog oldu... Yorumların birkaç tanesi blog sayfasına düştü. Ama bundan çok daha fazlası facebook’tan mesaj olarak geldi... hatta bazı arkadaşlarım telefon açarak hislerini paylaştı... Yazdıklarımı okumakla kalmayıp,   yorum yapmak zahmetine giren, duygularını ileten tanıdık, tanımadık tüm dostlarıma teşekkür ediyorum... Yorumların önemli bir kısmı, tahmin etmek zor değil, kadınlardan geldi... Kadınların tamamı benim gibi boşanmış kadınlar... Yorum gönderen az sayıda erkek ise, kadınların aksine evli ve mutlu erkekler... Bu hikayenin boşanmış kadınların gönül tellerini titretmesini anladım ama, evli erkekler neden etkilendi, açıkcası pek anlayamadım... veya şöyle diyeyim, anladıklarım aklımdaki erkek şablonuna uymadı... Boşanma olayı kadınları bu kadar naifleştirip, eğitirken, içlerinden bir misli daha olgun bir insan çıkarırken, erkekleri bencilleştiriyor. Gördüğüm kaç tane boşanmış erkek varsa, hepsi günü kurtarmak derdinde... Oysa uzun v...

Rakamla 14...

Geçen yıl   bu vakitler de evliliğim bitti... Kendisi, sanki bundan anlamam gereken birşey varmışçasına, 14 Temmuz’da başladı, ondört yıl sürdü ve 14 Ocak gecesi sona erdi... Bu yazıyı yazmadan önce epey düşündüm. Hassas bir konu çünkü... ama yazmadan geçmeye de gönlüm elvermedi. Neticede, kıldan yünden bir sürü meseleye sayfalar dolusu yazdıktan sonra, hayatımın dönüm noktalarından birini es geçmek çok anlamsız olacaktı yani... Sonuçta buradayım... bakalım anlatmaya ferasetim yetecek mi... Eski kocamın adını, mimarlık fakültesine kayıt olduğum gün,   listede gördüm. Kendisi okula açık ara birinci olarak girmişti. Aldığı puanın yüksekliği   dikkatimi çekti. Hayran kaldım... gidip şu çocukla bir tanışayım, bakalım kimin nesiymiş dedim... Geçenlerde bunu anlatınca Gaye dediki; ‘iyiki listeden devam etmemişsin’... Meğer kendisi de üçüncü sıradaymış...   Ne diyim, fevkalade isabetli olmuş, hem Gaye için, hem benim için... Okulun ilk günlerinde bizi gruplara ayırmışlardı....

İyilik-Kötülük, diğer bir deyişle Akıllılık-Aptallık....

Hayatımın kırk yılını geride bıraktığımdanmıdır nedir, yoksa olacağı vardı da mı oldu bilinmez; başıma gelen istenmeyen durumlara kızmak veya eyleme kalkmak   yerine, oturmak, düşünmek, kendimce sonuçlara varmak gibi bir misyon edindim... Yani ‘buna bana nasıl yaparlar’, ‘ulan ben bu kazığı yiyecek adammıydım’ diye dövünmek yerine, ‘şimdi bu durumu yaratan dinamikler nelerdir’, ‘dünyanın acaba hangi yazılı olmayan kuralı yüzünden bu oldu’ veya ‘bundan ne öğrenmeliyiz’ gibi düşünceler geliştirmeye başladım... Gerçi düşüncelere daldığım anlarda mabadımdaki kazığı unutup, üstüne oturduğum da olmuyor değil ama bunu da farkındalık yolunda ödenen ufak bir bedel kabul ediyorum artık... Geçen haftayı iyilik-kötülük ikiliği üzerine kafa yorarak geçirdim. İyi neden iyidir, kötü neden kötüdür... İyi neden iyilik yapar, kötü neden kötülük yapar... Vardığım sonuçlar beni bile şaşırttı.. İnsanın başına birşey gelecek ki, bu kavramları düşünecek... başımıza gelmeden düşünsek... olmaz, hayır... ne...

Kişisel Farkındalık Üzerine Kişisel Bir Yazı...

Üniversite’de okurken, halen en yakınlarımdan biri olan arkadaşım, el falıma bakmıştı... otuzbeş yaşıma geldiğimde   kocamı veya çocuğumu kaybedeceğimi, devamında büyük bir ruhsal gelişme yaşayacağımı, acımın farkındalık yolunda beni büyük bir ivme ile ileri iteceğini söylemişti... O günlerde bu sözlere çok üzüldüğümü, hele anne olduktan sonra çocuklarımdan birini kaybetme ihtimalinin yüreğimi yaktığını söylemem lazım. Hele otuzbeş yaşıma geldiğimde neredeyse panik atak geçirecektim... Diyeceksiniz ki; alt tarafı bir fal, ne olmuş... Ne olmuşu var mı, bu kızı gün içinde üçten fazla düşünürseniz, akşamına arar... Hatta bir seferinde gün içinde durmadan düşünüp   aramadığım için azar bile işitmiştim... ‘kontürüne kıyamadın mı’ diye kızmıştı bana... Kehaneti, 35 olmasada 40’da gerçekleşti... Çok şükür kimse ölmedi.. Bunu düşününce de aklıma hep Mahabarata’da,   Arjuna’nın kadın kılığına girmesinin anlatıldığı bölüm geliyor. Arjuna, dünyanın en büyük savaşçısıdır. Birgün aşkı...

Boşanmış kadın kime derler...

Bu cümle az biraz ‘tanınmış adam kime derler’e benzedi... Bildiğiniz gibi tanınmış adam Marko’dur. Benim arkadaşlarımdan birine de bu soruyu sorsanız, size herhalde ‘boşanmış kadın Gülfem’dir, diye cevap verir... Doğru, ben boşanmış bir kadınım... Hatta boşanmakla kalmayıp, bunu cümle aleme ilan etmiş bir kadınım... Benim boşanma mevzum, facebook’un da katkıları ile, kamuoyunu uzun zamandır meşgul ediyor. Ama bendeniz kulunuz, olayın diyalektiği hakkında kafa yormaya yeni başladım zannederim... Boşanma süreci o kadar karışık ve incitici olabilecek bir süreç ki... Ve içinde bir dünya yenilik ve değişimi   barındırıyor... Dolayısı ile tehlikeli patikalarda, emniyet zinciri olmadan yürümeye benziyor. İnsan tökezlememek için önüne bakmaktan, geçtiği yola bakamıyor. Ancak patika bitip düze çıkınca başınızı arkaya çevirip ‘vay anasını ben ne denli bir yoldan geçmişim, taaa nereden, nereye gelmişim’ diyorsunuz... Ben evliyken bütün dünya evliydi. Şimdi bütün dünya boşanmış gibi... Ya...

Berlin- Berlin...

Dün gece eve döndük... Duş alıp, yataklara serildik... Gezmeye   gitmenin en güzel tarafı, eve dönüp duş almak ve pijamaları giyip kendi yatağına yatmaktır. Gidilen yer ne kadar güzel ve yaşananlar ne kadar mutluluk verici olursa olsun, eve dönmek güzeldir. Benim için bunun tek istisnası New York’tur. Taksi havaalanına giderken,   utanmasam ağlayacaktım.   New York gezimiz için bir ‘Groundhog Day’ olayına girmeye bile razı olabilirdim... Hey gidi günler hey... Belki başka zaman onu da anlatırım. Şimdi konuyu dağıtmayım... Berlin güzel bir şehir. Görmeyenlere şiddetle tavsiye ederim. Bir kere zerre kadar turistik değil. Hatta turistler istenmiyor. Bu yüzden size yardım edecek görevliler, işaret levhaları, haritalar, information desk’ler falan yok... Dilini ve adetlerini bilmediğiniz yabancı bir memlekette yaşamak ne demektir öğrenmek isterseniz, Berlin’den daha iyi bir yer bulamazsınız. Yabancı olduğunuzu bile bile sizinle Almanca konuşan information görevlileri...

Depresyonla Baş Etmenin Yolları...

Küçük kızıma göre, doğumumuzdan önce, bilinmeyen bir yerde, bu dünyaya gelmek için sıramızı bekliyormuşuz. Deniz’in konuyla ilgili tasvirleri vaktiyle epey gürültü koparmıştı. Söylediğine göre, burada tanıdığımız insanların bazıları ile aslında o bekleme odasından da tanışıyoruz. O yer her neresiyse artık   lekesiz bir parlaklık içinde yüzüyor, fakat bu parlaklık ışık değil... Deniz’e göre orada ışık yok.   Ama karanlık da yok... Belirgin tek şey her yere yayılmış   sonsuz huzur... Deniz bana bunları anlattığı zaman boşanma yoluna henüz çıkmıştık. O yüzden sordum ‘baban ve ben de orada tanışıyor muyuz’... ‘evet anne’.. ‘peki buradaki gibi kavga ediyor muyuz?’... ‘hayır anne’... ‘neden?’... ‘çünkü orada nefret yok, ama aşk da yok anne’... Bu cümlenin hayatımda bir milat olduğunu hatırlıyorum. O andan sonra   pek çok kızgınlığım sona erdi. Neden mi? Kendimce söyle düşündüm: Varılacak bir yer varsa, burada sonsuza dek kalacakmış gibi davranmak iyi bir fikir o...