Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Babamla memleket meseleleri üzerine kısa bir görüşme...

Ben : Baba, memlekette muhafazakar akımlar gittikçe güçleniyor. İçkisiz lokantalar falan artıyor. Böyle giderse, gidip iki satır rakı içecek yer bulamıycaz... Babam : Bu memlekette herşey moda modadır. Birgün etekler uzar, bir başka gün kısalır... Ben : Öyle diyorsun ama, iktidar partisi konuyla ilgili yasaklar getirmeye hazırlanıyor... Babam : Osmanlı’nın yasağı yedi gün sürer... Ben : Çalkantılı günler geçiriyoruz. Sence yaşanan bu olayların, memleket açısından pratik sonucu ne olur dersin? Babam : Kerhanedeki kadına sormuşlar, neden çocuğun olmuyor, diye... nasıl olsun, biri yapıyor biri bozuyor, demiş... Ben : Olana bitene baktığın zaman, ne hissediyorsun? Babam : Derin olan kuyu değildir. Kısa olan iptir... Ben : Peki, nasıl çıkarız bu işin içinden... Babam : Sabırla koruk helva olur... Ben : Bana tavsiyen nedir? Baba : Altına bir söylersen, gümüşe hiç söyleme... Ben : Sağol Baba... Babam : Berhüdar Ol... Selametle...

Erkek Dediğin....

Can Yücel’in çok meşhur bir düz şiiri var. Adı ‘Kadın Dediğin’... Düz şiir, demem, bu tarz bir yazıya ne diyeceğimi bilemediğimden... Zira ortada öyle bir format var ki; düz yazı desen değil, şiir desen hiç değil... Olsa olsa 'düz şiir' olur böyle bir yazı... Facebook’ta bu düz şiir’i paylaşan erkek gırla... Sanırsın ki kendileri erkek olmanın kitabını hatim ettiler bitti, olay sadece kadının nasıl olması gerektiğine kaldı. Dün sabah bilgisayarımı açtım. Baktım yine bu ‘düz şiir’ ortalıkta arz-ı endam ediyor. Aksi gibi, paylaşan da,  çok sevdiğim bir arkadaşım. Epey kahrımı çekmişliği vardır. O yüzden kıyamadım, kestim sesimi oturdum.  Ama gün boyu içim içimi yedi. Zaten Can Yücel’e bu aralar ‘Muhteşem Gatsby’ çevirisinden sebep,  hayli gıcığım... Üstad, tercüme yapmış, mübarek tercüme değil, sanki doktor reçetesi... Her sayfada, kendisi kadar okuyup yazmamış okurdan intikam almayı kafaya koymuş bir hal var. Ben yirmi sene okudum, al sen de bunu oku...  A...

Candan Erçetin Konseri bir nedir?

Dün gece Candan Erçetin konserine gittik. Gözünüzde canlandırmanızı istediğim sahne şu; Sahnede, etekleri püskül püskül sallanan elbisesinin  içinde zıplayan, çıplak ayaklı bir kadın var... Seyirci sıralarında oturması planlanan herkes ayakta... Yağmur bardaktan boşaltılırcasına yağıyor. Sahneyi tarayan takip ışıkları, yağmur damlalarına takılıyor, yer yer geçemiyor. Çünkü gökyüzünde ışıkla açılmış tüm koridorlar, sel altında... Bu sırada orkestra, bir daha hiç çalamayacakmış, bu sonmuş, yarın yokmuş  gibi tam gaz ‘Kalenin Bedenleri'ni çalıyor... Ve itfaiye hortumundan sıkılır gibi yağan sağanağın altındaki insanlar, bir yandan saçlarından akan suları ellerinin tersi ile siliyor bir yandan da 'koyverin gidenleri' diye çığırarak göbek atıyorlar... Biz de bu sahneye kendimizce katkılarda bulunduk. Ben, yerden alıp göğe vuran, gökten alıp yere indiren çılgın rüzgar ve deli yağmurun altında İzmir it’i gibi titreyen seyirciye ‘buz gibi su, alaska, frigo’ satan ç...

Hergün Birşey Daha Biter...

2012- 2013 eğitim ve öğretim yılı bitti. Ama bu sefer, okul yılının son bulması  hakkında sadece ‘bitti’ dersek, haksızlık etmiş oluruz. Zira içinde iki mezuniyet, bir SBS ve üç adet hazırlık atlama sınavı barındırıyordu. Beni şahsen tanımadan,  blog yazılarımı okuyanlar için bu bitişleri biraz açayım. Küçük kızım ilkokulu, büyük kızım ortaokulu bitirdi. İkisine de mezuniyet töreni ve mezuniyet partisi yapıldı. Çifter çifter elbiseler, ayakkabılar alındı. Fotoğraflar çekildi. Her törenden önce ailecek kuaföre gidildi. Sanırsın kızlar mezun olmadı, kocaya gitti... Büyük kızım, ortaokulu bitiren her Türk genci gibi,  SBS’yi  tattı. Bunun üstüne, kendi okulunun lisesine devam edebilmek için, üç ayrı seviye sınava girdi. Sonunda, az önce söylediğim gibi, bu merhalelerin her biri aşıldı, biz bavulumuzu topladık,  arabamıza bindik, Marmaris Selimiye Koyu’nda ki mütevazi evimize geldik. Kendi adıma, bitişleri seviyorum. Sona eren her aktivite, bir gün ge...

Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye Abla..

İlkokula başladığım sene, evimizin alt çapraz dairesinde bomba patladı. Bizde bu vesile ile, yeni evli bir çift sandığımız temiz yüzlü kızla, uzun boylu yakışıklı oğlanın yasadışı örgüt üyesi olduğunu öğrendik. Meğer o ev, bir hücre eviymiş. O temiz yüzlü kızla,  yakışıklı oğlanda, evde bomba imal ederlermiş. Bir sabah, imal ettikleri bombalardan biri,  ellerinde patlayınca, olay aşikar olmuş. Geçtiğimiz hafta  başıma yine buna benzer bir olay geldi. Bu seferde, yan apartmanda olması sebebi ile, ikinci dereceden komşumuz olan kadının orospu olduğu ortaya çıktı. İnsanın bir çekme mesafesi ötesindeki duvarların arasında yaşanan türlü türlü hayatlardan, bu kadar bi-haber olması tuhaf, değil mi? Hepimiz etrafımızdakileri, kendimiz gibi biliyoruz herhalde... Şimdi bana sorsalar, bütün mahalle sabah altıda kalkıyor, akşam dokuzda yatıyor, gün içinde proje çiziyor, şantiyeye gidiyor, genellikle iki çocuklu aileler var.  Ekseriyet kız çocuk, falan derim... Çünkü b...

Bodrum Bodrum...

Bavul bandında dönmek sureti ile üçüncü kez önümden geçen Case Logic marka bilgisayar çantasına umutsuzca baktım. Bu çantanın aynısından bende de var. Ama Samsonite marka ve bunun önündeki gri bant, benim çantamda yok. Biraz daha beklemeye karar verdim. Aynı uçakla seyahat eden insanların çantalarının birbirine benzemesi ne büyük talihsizlik. Çantalar o kadar aynı gibi duruyor ki, bunun sahibi muhtemelen benim samsonite’ı aldı gitti... Bagajların banta ilk düştükleri noktada olmamanın cezası... Kenarda durur beklersen böyle olur. Keşke bende insanlara  dirsek atıp, stratejik bir noktaya geçseydim. Çanta kaybolursa içindeki bilgisayar adaptörüne yazık olacak. Eve gidip birşeyler yazarım, diyordum. Eğer adaptör olmazsa, bilgisayarımı açamam. Çantayı bagaja vermeden önceki son anda, bir gayretle ön gözün fermuarını açıp, bilgisayarı yanıma almıştım. Ya çantanın içinde bıraksaydım. O’da kaybolacaktı.  Az önce bilgisayrımdan bahsederken O harfini büyük yazdığımı, eki üst...

Benim iki kızım var...

Geçtiğimiz Cuma günü telefonum çaldı. ‘Gülfem Hanım, ben okul hemşiresi Bedia. Okul doktorumuz Defne’yi muayene etti, apandisitten şüphelendi. Bugün okuldan geldiğinde, kendisini ileri tetkikler için bir sağlık merkezine götürmenizi rica ediyoruz.’ Telefon yarım saat sonra tekrar çaldı. ‘Gülfem Hanım, Defne’yi okul ambülansı ile sevk etmek istiyoruz. Hangi hastaneye götürelim?’... Bir sonraki telefon görüşmesinde, ben hastanenin girişinde bekliyordum, Defne ve Deniz de ambülansla geliyorlardı. Fonda, yankılanan siren seslerini duydum. Defne ‘anne, çok havalıyız’ dedi. On günlük ölüm-kalım mücadelemiz işte böyle başladı. Defne, Cumartesi günü, akşam üzeri apandisit ameliyatı oldu. Tarihler 23 Şubat 2013... Ameliyat o kadar basit ve durum o kadar kontrol altındaydı ki; kızımın ameliyattan çıkmasını beklerken, bana eşlik eden arkadaşım ile kahve içip, sohbet ettik. Günlerden Pazar... Tarih 24 Şubat 2013... Annem sabah İstanbul’a geldi. Doğruca eve gitti. Y...