Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Onasis'in Defteri

Gençliğimde büyük para sahibi olup, parası sayesinde  ünlü olmuş insanların hayat hikayelerini okumaya meraklıydım. Çünkü o yıllarda bana ne olmak istersin diye sorsalar, ünlü olmaya yetecek kadar parası olan zengin bir insan  olmak isterim, derdim.  Şimdi geriye dönüp baktığım zaman,  istediğim noktaya gelemeyişimin sebebinin, bizatihi  davranışımda yattığını görüyorum.  Ünlü olmaya yetecek kadar parayı bir araya toplamayı başarmış bir insanın o noktaya varmak için yürüdüğü yollarda başına gelenleri bir kitapta toplayıp, cümle aleme ilan ettiğine inanmak için aptal olmak lazım.  O yıllarda bunun olabileceğine inandığıma göre, demek ki ben de aptalmışım. Şimdi böyle yazınca, eskiden aptaldım, artık akıllandım gibi anlaşılıyor ki bu doğru değil. O yüzden cümleyi şu şekilde düzeltmeliyim; eskiden şu anda olduğumdan daha aptaldım... Benim şimdilerdeki zeka ve kavrayış düzeyimi bilenler için, bunun daha kötüsünü hayal etmenin çok zor olacağını tahmin edi...

Sikhandin'i Beklerken...

Genç kadın bilgisayar ekranında dans eden çizgilere huzursuzca baktı. Aklına yapacak daha iyi birşey gelmediği için, facebook’a tekrar bağlandı. Oysa kapatalı daha yarım saat bile olmamıştı. Eşden, dosttan gelen yorumları okudu, bazılarına gönülsüz bir iki kelime yazdı, standart gülme işaretini sağa sola fırlattı... Vakit akşama vardığı için, facebook'un ekranı mahalle aralarındaki esnaf lokantalarının vitrinine benzemişti. Her önüne gelen, bir yemek resmi yapıştırmıştı. Bizim zamanımızda yediğiyle içtiğiyle çingeneler övünürdü, diye geçirdi aklından... Sonra e-mail kutusunu açtı, twitter hesabını kontrol etti, blog yazılarını takip edenlerin sayısına baktı... Bu sayfaların arasında ne arıyorum, acaba ne bekliyorum, diye sordu kendine... Her şey, bir anda sihirli değnekle dokunulmuş gibi düzelecek mi? Peri'nin sihirli değneğini e-mail ile göndermesi yüzde kaç ihtimal? Kendi kendine ‘saçmalama’ dedi... Sihirli değnek e-mail ile nasıl gelsin... İyi ama Peri'ye inandın, ...

Babamla memleket meseleleri üzerine kısa bir görüşme...

Ben : Baba, memlekette muhafazakar akımlar gittikçe güçleniyor. İçkisiz lokantalar falan artıyor. Böyle giderse, gidip iki satır rakı içecek yer bulamıycaz... Babam : Bu memlekette herşey moda modadır. Birgün etekler uzar, bir başka gün kısalır... Ben : Öyle diyorsun ama, iktidar partisi konuyla ilgili yasaklar getirmeye hazırlanıyor... Babam : Osmanlı’nın yasağı yedi gün sürer... Ben : Çalkantılı günler geçiriyoruz. Sence yaşanan bu olayların, memleket açısından pratik sonucu ne olur dersin? Babam : Kerhanedeki kadına sormuşlar, neden çocuğun olmuyor, diye... nasıl olsun, biri yapıyor biri bozuyor, demiş... Ben : Olana bitene baktığın zaman, ne hissediyorsun? Babam : Derin olan kuyu değildir. Kısa olan iptir... Ben : Peki, nasıl çıkarız bu işin içinden... Babam : Sabırla koruk helva olur... Ben : Bana tavsiyen nedir? Baba : Altına bir söylersen, gümüşe hiç söyleme... Ben : Sağol Baba... Babam : Berhüdar Ol... Selametle...

Erkek Dediğin....

Can Yücel’in çok meşhur bir düz şiiri var. Adı ‘Kadın Dediğin’... Düz şiir, demem, bu tarz bir yazıya ne diyeceğimi bilemediğimden... Zira ortada öyle bir format var ki; düz yazı desen değil, şiir desen hiç değil... Olsa olsa 'düz şiir' olur böyle bir yazı... Facebook’ta bu düz şiir’i paylaşan erkek gırla... Sanırsın ki kendileri erkek olmanın kitabını hatim ettiler bitti, olay sadece kadının nasıl olması gerektiğine kaldı. Dün sabah bilgisayarımı açtım. Baktım yine bu ‘düz şiir’ ortalıkta arz-ı endam ediyor. Aksi gibi, paylaşan da,  çok sevdiğim bir arkadaşım. Epey kahrımı çekmişliği vardır. O yüzden kıyamadım, kestim sesimi oturdum.  Ama gün boyu içim içimi yedi. Zaten Can Yücel’e bu aralar ‘Muhteşem Gatsby’ çevirisinden sebep,  hayli gıcığım... Üstad, tercüme yapmış, mübarek tercüme değil, sanki doktor reçetesi... Her sayfada, kendisi kadar okuyup yazmamış okurdan intikam almayı kafaya koymuş bir hal var. Ben yirmi sene okudum, al sen de bunu oku...  A...

Candan Erçetin Konseri bir nedir?

Dün gece Candan Erçetin konserine gittik. Gözünüzde canlandırmanızı istediğim sahne şu; Sahnede, etekleri püskül püskül sallanan elbisesinin  içinde zıplayan, çıplak ayaklı bir kadın var... Seyirci sıralarında oturması planlanan herkes ayakta... Yağmur bardaktan boşaltılırcasına yağıyor. Sahneyi tarayan takip ışıkları, yağmur damlalarına takılıyor, yer yer geçemiyor. Çünkü gökyüzünde ışıkla açılmış tüm koridorlar, sel altında... Bu sırada orkestra, bir daha hiç çalamayacakmış, bu sonmuş, yarın yokmuş  gibi tam gaz ‘Kalenin Bedenleri'ni çalıyor... Ve itfaiye hortumundan sıkılır gibi yağan sağanağın altındaki insanlar, bir yandan saçlarından akan suları ellerinin tersi ile siliyor bir yandan da 'koyverin gidenleri' diye çığırarak göbek atıyorlar... Biz de bu sahneye kendimizce katkılarda bulunduk. Ben, yerden alıp göğe vuran, gökten alıp yere indiren çılgın rüzgar ve deli yağmurun altında İzmir it’i gibi titreyen seyirciye ‘buz gibi su, alaska, frigo’ satan ç...

Hergün Birşey Daha Biter...

2012- 2013 eğitim ve öğretim yılı bitti. Ama bu sefer, okul yılının son bulması  hakkında sadece ‘bitti’ dersek, haksızlık etmiş oluruz. Zira içinde iki mezuniyet, bir SBS ve üç adet hazırlık atlama sınavı barındırıyordu. Beni şahsen tanımadan,  blog yazılarımı okuyanlar için bu bitişleri biraz açayım. Küçük kızım ilkokulu, büyük kızım ortaokulu bitirdi. İkisine de mezuniyet töreni ve mezuniyet partisi yapıldı. Çifter çifter elbiseler, ayakkabılar alındı. Fotoğraflar çekildi. Her törenden önce ailecek kuaföre gidildi. Sanırsın kızlar mezun olmadı, kocaya gitti... Büyük kızım, ortaokulu bitiren her Türk genci gibi,  SBS’yi  tattı. Bunun üstüne, kendi okulunun lisesine devam edebilmek için, üç ayrı seviye sınava girdi. Sonunda, az önce söylediğim gibi, bu merhalelerin her biri aşıldı, biz bavulumuzu topladık,  arabamıza bindik, Marmaris Selimiye Koyu’nda ki mütevazi evimize geldik. Kendi adıma, bitişleri seviyorum. Sona eren her aktivite, bir gün ge...

Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye Abla..

İlkokula başladığım sene, evimizin alt çapraz dairesinde bomba patladı. Bizde bu vesile ile, yeni evli bir çift sandığımız temiz yüzlü kızla, uzun boylu yakışıklı oğlanın yasadışı örgüt üyesi olduğunu öğrendik. Meğer o ev, bir hücre eviymiş. O temiz yüzlü kızla,  yakışıklı oğlanda, evde bomba imal ederlermiş. Bir sabah, imal ettikleri bombalardan biri,  ellerinde patlayınca, olay aşikar olmuş. Geçtiğimiz hafta  başıma yine buna benzer bir olay geldi. Bu seferde, yan apartmanda olması sebebi ile, ikinci dereceden komşumuz olan kadının orospu olduğu ortaya çıktı. İnsanın bir çekme mesafesi ötesindeki duvarların arasında yaşanan türlü türlü hayatlardan, bu kadar bi-haber olması tuhaf, değil mi? Hepimiz etrafımızdakileri, kendimiz gibi biliyoruz herhalde... Şimdi bana sorsalar, bütün mahalle sabah altıda kalkıyor, akşam dokuzda yatıyor, gün içinde proje çiziyor, şantiyeye gidiyor, genellikle iki çocuklu aileler var.  Ekseriyet kız çocuk, falan derim... Çünkü b...