Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Cersaie’nin Yolları Taştan

(Toskana’nın Bağları Bölüm III) Bolonya toprağına ayak basar basmaz, Feray cüzdanından 50 Euro çıkardı, Gaye’ye ve bana da aynı şeyi yapmamızı emretti. Sonra elinde toplanan paraları uzatarak ‘Güllü, para işlerinden sen anlarsın. Ortak harcamalarımızın kontrolü artık sende’ dedi... Feray bir çalı, bizim ailenin büyüklerinden rahmetli  Medat Teyze’ye benziyor. Medat Teyze, babaannemin amcasının kızı olup, herkese kabiliyetine göre iş vermesi ile ünlü bir kadındı. Para üstünü saymayı beceremeyen birini bakkala, sebzenin tazesinden anlamayanı pazara göndermezdi. Kendisinin insan değerlendirmekteki bu müthiş kabiliyeti ailede ‘Medat, herkese branşına göre iş verir’ cümlesi ile özetlenmişti. Aile üyeleri hakkında, Medat Teyze’nin verdiği vazifelerden yola çıkılarak yargıya varılması hem adettendi, hem de pratikti. Misal, Medat Teyze’nin ekmek almaya bile göndermediği birinin, okuyup büyük adam olduğu görülmemişti. Rahmetli, aileye takdim edilen gelin adaylarına ‘evladım,...

Orda Bir Ev Var Uzakta...

(Toskana'nın Bağları II. Bölüm) İtalya’ya gidişimize bir hafta kala, Feray’ın bizim için henüz kalacak bir yer organize etmediğini fark etmemizle birlikte, zamanın akışı aniden hızlandı. Nedense her durumda aşırı sorumluluk sahibi olmayı marifet sayan ahmak kafam ve ben, bütün saatlerimizi internet karşısında, ev ve belki uygun fiyatlısını buluruz, ümidi ile otel sitelerini araştırarak geçirmeye başladık. Ben o yan bu yan debelenip, kuş gibi çırpınırken, Gaye ‘de bir sandalyeye tünemiş vaziyette, elinde sigarası ve kahvesi olduğu halde yanımda oturuyor, her şeye bir bahane buluyordu. -Gaye, bu ev nasıl? -Merkeze uzak... -Peki bu? -Salonu küçük... Gece uykumuz kaçsa, şöyle çıkıp yayılacak yer yok... -Tövbe, tövbe... Yahu satın mı alıcaz. Salonundan bize ne... Al bi de bu var. Buna ne dersin? -Terası yok. -Terası mı yok... -Akşam günbatımına karşı, şarabımızı alıp, terasta sigara keyfi yapamayacaksak, İtalya’ya gitmek neye yarar? -Valla çok haklısın. Ben ...

Toskana’nın Bağları da Büklüm Büklüm Yolları...

İtalya gezimizi yazmak gibi bir niyetim yoktu, aslında... Ama dün sabah Feray aradı; İtalya’da neler yaptınız, gezi nasıl geçti, diyenlere senin blog adresini verdim, yazıyı bir an önce yaz, dedi... Böyle bir tembellik de, herhalde görülmemiştir. Madem sordular, cevap versene... Otur anlat; şöyle oldu,  böyle oldu... ne demeye benim blog adresimi veriyorsun ki. Belki yazmıycam, nerden belli... Ama yok işte... Allem etti, kallem etti, gezinin üçüncü kişilere anlatılması işini de bana ihale edip, aradan çekildi. Öncelikle şunu söylememe izin verin; İtalya gezimiz sırasında binlerce şey oldu. Bir süre sonra, beynimin içi sözler, imgeler, yer, tat ve koku izlenimleri ile dolup taşmaya başladı. Bir vakit kendi kulvarlarında ayrı ayrı takılan bu zevat, bir müddet sonra girişim kümeleri oluşturduğundan, zamanla olayları ayıran  konturlar belirsizleşti ve her şey birbirine karıştı. Bu karışıklıkta, bazı hadiselerin silindiğini tahmin ediyorum.  Kırk yaş üzeri, kapasit...

Onasis'in Defteri

Gençliğimde büyük para sahibi olup, parası sayesinde  ünlü olmuş insanların hayat hikayelerini okumaya meraklıydım. Çünkü o yıllarda bana ne olmak istersin diye sorsalar, ünlü olmaya yetecek kadar parası olan zengin bir insan  olmak isterim, derdim.  Şimdi geriye dönüp baktığım zaman,  istediğim noktaya gelemeyişimin sebebinin, bizatihi  davranışımda yattığını görüyorum.  Ünlü olmaya yetecek kadar parayı bir araya toplamayı başarmış bir insanın o noktaya varmak için yürüdüğü yollarda başına gelenleri bir kitapta toplayıp, cümle aleme ilan ettiğine inanmak için aptal olmak lazım.  O yıllarda bunun olabileceğine inandığıma göre, demek ki ben de aptalmışım. Şimdi böyle yazınca, eskiden aptaldım, artık akıllandım gibi anlaşılıyor ki bu doğru değil. O yüzden cümleyi şu şekilde düzeltmeliyim; eskiden şu anda olduğumdan daha aptaldım... Benim şimdilerdeki zeka ve kavrayış düzeyimi bilenler için, bunun daha kötüsünü hayal etmenin çok zor olacağını tahmin edi...

Sikhandin'i Beklerken...

Genç kadın bilgisayar ekranında dans eden çizgilere huzursuzca baktı. Aklına yapacak daha iyi birşey gelmediği için, facebook’a tekrar bağlandı. Oysa kapatalı daha yarım saat bile olmamıştı. Eşden, dosttan gelen yorumları okudu, bazılarına gönülsüz bir iki kelime yazdı, standart gülme işaretini sağa sola fırlattı... Vakit akşama vardığı için, facebook'un ekranı mahalle aralarındaki esnaf lokantalarının vitrinine benzemişti. Her önüne gelen, bir yemek resmi yapıştırmıştı. Bizim zamanımızda yediğiyle içtiğiyle çingeneler övünürdü, diye geçirdi aklından... Sonra e-mail kutusunu açtı, twitter hesabını kontrol etti, blog yazılarını takip edenlerin sayısına baktı... Bu sayfaların arasında ne arıyorum, acaba ne bekliyorum, diye sordu kendine... Her şey, bir anda sihirli değnekle dokunulmuş gibi düzelecek mi? Peri'nin sihirli değneğini e-mail ile göndermesi yüzde kaç ihtimal? Kendi kendine ‘saçmalama’ dedi... Sihirli değnek e-mail ile nasıl gelsin... İyi ama Peri'ye inandın, ...

Babamla memleket meseleleri üzerine kısa bir görüşme...

Ben : Baba, memlekette muhafazakar akımlar gittikçe güçleniyor. İçkisiz lokantalar falan artıyor. Böyle giderse, gidip iki satır rakı içecek yer bulamıycaz... Babam : Bu memlekette herşey moda modadır. Birgün etekler uzar, bir başka gün kısalır... Ben : Öyle diyorsun ama, iktidar partisi konuyla ilgili yasaklar getirmeye hazırlanıyor... Babam : Osmanlı’nın yasağı yedi gün sürer... Ben : Çalkantılı günler geçiriyoruz. Sence yaşanan bu olayların, memleket açısından pratik sonucu ne olur dersin? Babam : Kerhanedeki kadına sormuşlar, neden çocuğun olmuyor, diye... nasıl olsun, biri yapıyor biri bozuyor, demiş... Ben : Olana bitene baktığın zaman, ne hissediyorsun? Babam : Derin olan kuyu değildir. Kısa olan iptir... Ben : Peki, nasıl çıkarız bu işin içinden... Babam : Sabırla koruk helva olur... Ben : Bana tavsiyen nedir? Baba : Altına bir söylersen, gümüşe hiç söyleme... Ben : Sağol Baba... Babam : Berhüdar Ol... Selametle...

Erkek Dediğin....

Can Yücel’in çok meşhur bir düz şiiri var. Adı ‘Kadın Dediğin’... Düz şiir, demem, bu tarz bir yazıya ne diyeceğimi bilemediğimden... Zira ortada öyle bir format var ki; düz yazı desen değil, şiir desen hiç değil... Olsa olsa 'düz şiir' olur böyle bir yazı... Facebook’ta bu düz şiir’i paylaşan erkek gırla... Sanırsın ki kendileri erkek olmanın kitabını hatim ettiler bitti, olay sadece kadının nasıl olması gerektiğine kaldı. Dün sabah bilgisayarımı açtım. Baktım yine bu ‘düz şiir’ ortalıkta arz-ı endam ediyor. Aksi gibi, paylaşan da,  çok sevdiğim bir arkadaşım. Epey kahrımı çekmişliği vardır. O yüzden kıyamadım, kestim sesimi oturdum.  Ama gün boyu içim içimi yedi. Zaten Can Yücel’e bu aralar ‘Muhteşem Gatsby’ çevirisinden sebep,  hayli gıcığım... Üstad, tercüme yapmış, mübarek tercüme değil, sanki doktor reçetesi... Her sayfada, kendisi kadar okuyup yazmamış okurdan intikam almayı kafaya koymuş bir hal var. Ben yirmi sene okudum, al sen de bunu oku...  A...