Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Deist bir Citrillus Lanatus’un Varoluşçu Günlüğü

Sevgili Günlük, Bu günlerde aklımı en çok ‘Hasattan sonra hayat var mı’ sorusu kurcalıyor. Dün bu konuyu diğer Citrillus Lanatus’lar ile de tartışmak istedim ama beni ‘Moral bozmak’la suçladılar. Neymiş efendim, hiç durmadan hasat gününü düşünerek şimdiki anın güzelliklerini kaçırıyormuşum. Meğer çiçekten meyveye yeni dönmüşüz, ılık yağmurlar yeni başlamış. Güneşin kavurduğu hasat günlerini düşünmek için çok erkenmiş ve daha bir sürü zırva… Diğerleri beni anlamadıklarını söylüyorlar ama, işin gerçeği şu ki; ben onları, onların beni anladığı kadar bile anlamıyorum. Bu tarlaya nereden geldiğimizi bilmiyoruz, neden geldiğimizi bilmiyoruz, başka tarlalar var mı, yok mu onu bile bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey hasat günü diye bir şey olduğu ve eninde sonunda geleceği… Buna rağmen hayatımızdaki tek gerçekten bahsettim diye, beni neşelerini kaçırmakla suçlamaları ne kadar akıllıca acaba? Geceleri gökyüzüne bakıyorum. Göz alabildiğine uzanıyor. İçinde binlerce parlak ışık var. Eli...

Bir Şehir, Bir Deniz, Bir Çocuk, Bir Köpek

Güney rüzgarlarının önünde Çin Seddi gibi yükselen dağların alçalarak önce tepeye, sonra ovaya döndüğü nadir düzlüklerden birine kurulmuş bir şehirdi burası. Sırtını yasladığı yamaçlar, kıble ve lodosa geçit vermediğinden, evleri ve bahçeleri poyrazın insafına kalmış görünürdü. Hava hep nemli, en sıcak günde bile soğuk, yarımay şeklindeki ovanın kuzeyini kaplayan deniz hep hırçın, koyu mavi, derin ve karanlıktı. Anneler en çok, çocuklarının bir gün bu merhametsiz dalgaların arasında can vermesinden korkarlardı. Bu yüzden, dip akıntılarından kurtulacak kadar kuvvetlenmeden yüzmeye yeltenen kızlara ve oğlanlara büyük cezalar verilirdi. Bütün şehirde adet olduğu üzere, babalarından evvel eve girmek gayreti ile akşam ezanı okunurken bahçe kapısında belirdiklerinde, evin en yaşlı kadını ‘bugün denize gittin mi’ diye sorardı. Onlar da her zaman gitmediklerini söylerdi. Yaşlı kadın, çocukların kollarını ve enselerini yalar, ağzına tuz tadı gelirse onları önce bir güzel döver, sonra da kalı...

Varoluş Üzerine Dertleşmeler

Sevgili Arkadaş, Bugün hiç adetim olmadığı halde, nereye gittiğimi ve ne zaman döneceğimi söylemeden, hatta etrafımdaki insanlar soru soracak cesareti dahi bulamasınlar diye kısa, kuru bir veda cümlesinin ardından ofisten çıktım ve afişinde ‘Zaman ve Varoluş’ yazan bir konferansa katılmak üzere karşıya geçtim. Hawking’in yüreğimize düşürdüğü ve durmadan harladığı ‘uzay-zaman tekilliği’ teorilerini tartışmaya ne kadar meraklı olduğumu bilirsin. Bu geceden umudum da bu merakı besleyecek bir şeyler dinlemekti ve hatta şanslıysam, zamansal paradokslar ile ilgili birkaç cümle de duyarım diye düşünmüştüm. Ama konferansı veren profesör konuşmaya başlar başlamaz ‘Sayısalcılar, zaman sizin anladığınız gibi bir şey değildir’ diyerek beklentimin karşılıksız olduğunu gösterdi. Bu noktada, toplantı salonunu dolduran kalabalığın içinden kendimi ayrıştırmak gibi psikolojik bir zorlanma hissetiğimi itiraf etmem lazım. Salon bir anda, çoğunluğu Hoca’nın öğrencisi olan ve ‘Varoluşçu Alman felsef...

İstanbul’da Yaşamanın Acı Veren Gereksizliği Üzerine

İstanbul’a taşındığımızda on dört yaşındaydım. Doğduğum ev, büyüdüğüm sokaklar, bisiklete binmeyi öğrendiğim park, yazın futbol, kışın kartopu oynadığımız boş arsa, bahçedeki vişne ağacı, arkadaşlarım, kuzenlerim, lise binasının dördüncü katında, F şubesinde okuyan baygın bakışlı çocuk, uzun lafın kısası o güne dek hayat diye biriktirdiğim ne varsa, Ankara’da, Yenimahalle Tufan Sokak ile Bahçelievler İkinci Cadde arasında bir yerlerde kalmıştı. O yüzden çok mutsuzdum ve İstanbul’dan nefret ediyordum. Ta ki, Küçüksu Kasrı’nı görene dek… Şimdi de öyle mi bilmiyorum ama benim gençliğimde, Küçüksu Kasrı’nın önünde, her nasılsa betona dönüşmemiş bir toprak parçası vardı. Boğaz’ın suları, basit ve alelade bir kumsalda nasıl oluyorsa öyle, bu küçük toprak alana vurup, geri dönerlerdi. O gün, Küçüksu Kasrı’na birlikte geldiğimiz grubumuzdan ayrıldım, suyun kıyısına yürüdüm ve ellerimi boğaza daldırdım. Şehir, ıslanan parmak uçlarımdan içime aktı. Ve ruhum, batan güneşin kızılına boyanmış İst...

Selimiye’de Sabah

Geçen hafta köye gittim. Bir hafta annem ve babamla kaldım. İnsanın elli yaşına yaklaşırken, tekrar ailesinin evine dönmesi, kısa bir süre için bile olsa, enteresan duygulanımlar yaratıyor. Bunu şunun için söyledim; bu yaşa gelindiğinde, iki taraf için de roller değişiyor. Ebeveynlerimin gittikçe güçsüzleşen bedenleri ve yavaşlayan melekeleri, benim içimde derin bir koruma dürtüsü uyandırıyor. Gel gör ki; onların gözünde halen beş yaşındayım. Herkes kendi hissiyatının daha gerçek olduğuna inandığından, bir kısır döngü içerisindeyiz. ‘Dur yapma, yavaş, elini kolla, kendine dikkat et, asıl sen kendine dikkat et’ lafları havada uçuşuyor. Annemlerin şu anda oturdukları ev, birlikte oturduğumuz son ev değil. Yani ben kendi kanatlarım ile uçmak üzere bu evden havalanmadım. Çekirdek aile bir aradayken, İstanbul’un bir mahallesinde oturuyorduk. Herkes kendi hayatına gidince o ev boş kaldı ve bir süre sonra da satıldı. Tarihler 18 Nisan 2002’yi gösteriyordu. Alınışından 18 sene sonra, yi...

Sindirella

İnsan gençken 'Sindirella bir daha dans edecek mi' sorusunun en büyük soru olduğunu düşünüyor. En azından ben öyle düşünmüştüm. Yıllar ilerledikçe 'Sindirella'nın bir dans için daha zamanı kaldı mı' sorusunun daha büyük bir soru olduğunu anladım. Çünkü her dansın bir hazırlık süresi var. Bir önceki gösterinin artıklarını temizlemek, kırılan bozulan yerleri onarmak, sökülen eteği dikmek, kırılan ayakkabıyı Japon yapıştırıcısı ile yapıştırmak ve baloya hazırlanmak için Si ndirella'ya vakit lazım. Derken yıllar biraz daha geçti ve tüm bunların gerisinde sessizce durup sıranın kendisine gelmesine bekleyen daha büyük bir soru olduğunu fark ettim; Sindirella bir daha dans etmek istiyor mu?  Şahsi Külkedisi tarihime göre; Ayakkabının Külkedisi'nin ayağına uyduğu hikayeyi okuduğumda yedi yaşındaydım. Ayakkabının Külkedisi'nin ayağına da uymadığı hikayeyi okuduğumda otuz yaşındaydım. Ayakkabının ahırdaki ineğin ayağına uyduğu hikayeyi okud...

Benim Küçük Limon Ağacım

  Bugün size kendi basit hayatımdan bir ‘Slumdog Millionaire’ hikayesi anlatmak istiyorum. Geçtiğimiz ay, bana bir limon ağacı hediye edildi. Bir metreyi ancak bulan gövdesinden çıkan kalem kalınlığında dallarını donatan baygın kokulu çiçekleri ile bir anda terasımızın en nadide süsü haline geldi. Her sabah ve her akşam, sarının ve kızılın bin bir tonu ile boyanan denizi seyretmeyi unutturacak kadar güzeldi limon ağacım. Günler geçtikçe, çiçekler yerlerini eskinin gaz lambalarının cam şişelerini andıran limon taslaklarına bıraktılar Dedik ki; bu da bir hikmettir, seyredelim bakalım bu birkaç milimlik yeşil şişeler nasıl olacak da yetişkin birer limon olacak. Günler minik yeşil şişelerimin büyümesini bekleyerek geçerken, beklenmedik bir şey oldu. Yavru limonlarım önce sarıya, sonra siyaha dönüp kurumaya başladılar. Bu sefer her sabah ve her akşam bir kalp sızısı ile çıkmaya başladım terasa. Allah’ım ne olur kurumasınlar, ne olur kurumasınlar… Gel gör ki; kabul olm...