Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Okur Mektupları...

Bu sabah köprü trafiğinin sıkıntısını face'e bağlanarak hafifletmeye çalışırken gönderilenlerin arasında aşağıdaki mesajı buldum... Ne kadar mutlu olduğumu yazayım istiyorum ama kelime bulamıyorum... Sanırım mesajı okuyunca, bana hak vereceksiniz.   Sizlerin pozitif elektriği az kaldı benim içimdeki karalamalardan bir yazar çıkaracak. Hepinize çok teşekkürler, sevgiler, öpücükler ve iyi olan her bir şeyler... Not: Arkadaşım isterse mesajın altına 'gönderen benim' yazabilir, ama o vakte kadar adı bende saklı... 'Sevgili Gülfem,   Uzun zamandır seni takip ettiğimin yeni ayırdına varmış durumdayım:) İletilerin,, anlık yorumların,, home da çıkan her tür paylaşımın, facebooku açtığım nadir anlarda beni en gülümsetenler, bazen de hüzünlendirenler oluyor.. Seninle okulda sadece bazı bazı selamlaşmışlığımız olsa da, hatta hiç bilmesek de birbirimizi, bazen o kadar yakın hissediyorum ki sana kendimi... Yalnız korkmaya başladım; mesajım giderek ilan- ı aşka doğru ilerliyor:)....

Hamam

Telefonum çaldı. Açtım. Karşıdaki ses; ‘Gülfem, Üsküdar’da bir hamam var. Çinili Medrese’nin içinde... Kösem Sultan yaptırmış. Mimar Sinan’ın talebesi Kasım Ağa’nın eseri... Çift kubbeli, biblo gibi minicik bir bina... Üç bloktan oluşan külliyenin güneybatı kanadında...   Üslup,   döneme ait... Biz Perşembe gidiyoruz, sen de gelir misin? diye sordu. Davete bakar mısınız? Mesleki deformasyon dedikleri bu olsa gerek. Davetin içinde tarih var, üslup var, Sinan var. Sinan deyince mimar kısmında akan sular durur. Mecburen kalktık gittik. Kösem Sultan hamamı, medreseyi yapan işçiler yıkansın diye yaptırmış. Ama yine de hem kadın, hem erkek bölümü var. Tarih içinde alışılagelmiş negatif ayrımcılık gereği, erkekler bölümü büyük ve şadırvanlı, kadınlar tarafı bizim evin salonundan az daha büyükçe, kendi halinde bir yapı... Alıştığımız SPA’lardan   çok farklı, g eleneksel bir Türk hamamı. Bakımsızlık ve yanlış restorasyonun izleri de  tarihi bir Türk binasına yakışır ...

Sevgi İçimizde

Bir atasözü derki; tekerlek kırılınca, yol gösteren çok olur.  Boşanmış insanlar için ‘cuk’ oturan bir laf bu... En azından benim için... Tekerlek kırıldı, dolayısı ile etraf yol gösteren dolu.  ‘Ben erkeklerin kitabını yazdım kızım’ şeklinde olaya müdahil olup akıl veren mi ararsın,   ‘Kızzz, çok harika bir arkadaşımız var, boyu boyuna, huyu huyuna’ diyerek benim gibi el kadar kadını iki metre boyunda çam yarmaları ile tanıştırmaya kalkanlar mı... 'Yahu ben böyle iyiyim, çocuklar, iş, zaman yok zaten' desem de nafile... İçlerine bir türlü sinmiyor. On dakika sonra, bana çektikleri nutukları unutup, kocalarından dert yanmaya başlıyorlar ama yapacak bir şey yok. Kafamıza yazılmış bir kere; yalnızlık Allah’a mahsus... Üçüncü bir grup daha var ki; onlar konuya bilimsel yaklaşıyor: kitap hediye ediyorlar. Akıllarından geçen gizli mantra şu; bu vakte kadar bi bok olamadın, al şu kitabı oku, adam ol... Bu akşam onlardan birini tüm iyi niyetimle okumaya çalışıyordum. K...

Kuzu Kapama

Babam dediğim dedik bir adamdı. Lafının üstüne laf söylenmezdi. Akşamları eve geldiğinde kesin bir sessizlik   ve itaat isterdi. Bu o kadar kesin bir tavırdı ki; laftan anlamayacak kadar küçük olduğumuz yıllarda bile, babam evdeyken kardeşimle birlikte tek kişilik koltukta   yan yana oturur, sessizce meyve yiyerek, babamın televizyonda izlediği haberlerin bitmesini beklerdik. Bizi bir kez bile kucağına almamış küçükken... Annem söylerdi de, inanmazdım. Defne ve Yağız doğunca gördük. Fotoğraf çekimi için bile tutmayı beceremedi bebeleri. Babamın  engellenemez taş fırın erkeği hallerine rağmen, kardeşim ve ben oyumuzu hep ondan yana kullandırdık. Çünkü annem statükocuydu. Bir şey bozuk değilse, asla tamir etmezdi.   Ama babam yeniliklerin adamıydı. Sürekli bir şeyler dener, olmayınca pes etmez, üzerine gider, ta   ki istediği neticeyi alana kadar sınırları zorlardı. Bu fabrikada yapılan yeni bir makine de olabilirdi, evde pişirilen bir yem...

Taşkışla Kontu

Ben bilgisayar ekranının karşısına ilk defa, altıncı yarıyılda aldığımız projenin, birinci dersinde oturdum.   Proje hocamız bizi CAD laboratuvarına götürdü ve ‘Bu bilgisayar, bu da içine yüklediğimiz AutoCad’ dedi...   Elimize de bir ‘manuel’ tutuşturdu    ve gitti... İşte her şey böyle başladı... Bizim gibi gariban öğrenci takımının normal vakitlerde orada oturup proje çizmeye çalışması pek mümkün değildi. Çünkü g ündüzleri laboratuvarı asistanlar kullanıyordu.   Bir an için bizi de içeri alacaklarını düşünecek kadar iyimser olsak bile,  laboratuvarda sadece beş tane bilgisayar vardı ve kaba bir hesapla, bilgisayar başına 20 asistan ve 180 öğrenci isabet ediyordu.   Bu da her şeyi hakkaniyetle bölüşsek bile, sekiz saat süren normal bir   akademik gün içerisinde,   her birimize   144 saniye düşeceği anlamına geliyordu ki,   o   zaman elimizde var olan 'Bilgisayar, DOS ve AutoCAD 10' üçlemesinde   ‘Line’ komutunu girmek ...

Burdan Fethiye’ye bir yol varmış, doğru mu?

Şubat tatilini planlamaya çalışmak bana çocukluğumdaki tatilleri düşündürdü yeniden... Gerçi bizim tatillerimiz hep yaz tatiliydi. Uludağ’a bir kez çıktık. O zaman da aylardan Ağustos’tu...   Mangal yapıp döndüğümüzü hatırlıyorum... Bir sene yine çadırımızı yüklendik, kendimizi yollara vurduk... Babam gençliğinde plan program yapmayı pek sevmezdi. Bir akşam gelir ‘yarın tatile gidiyoruz’, derdi ve biz tatile giderdik. Böyle zamanlarda annem çok sevinirdi. Çünkü hazırlanmak için önünde bütün bir gecesi olurdu. Bazen de gelir ‘birazdan tatile gidiyoruz’ derdi... Annem o zamanlar genellikle ağlardı. Konu komşu da anneme kızardı ‘kocan seni tatillere götürüyor, utanmadan ağlıyorsun’ diye... Hiç unutmam babamın bir gün gelip ‘birazdan taşınıyoruz’ demişliği de vardır. Ama bu başlı başına bir hikaye konusu olacak kadar derin bir mevzudur. Başka zaman anlatırım... Laf buraya nereden geldi? Babamın plansızlığından... Bu bizim tatil rotalarımızda da kendini gösterirdi. O zamanlar Ankar...

Papaz her zaman pilav yemez... Bir de böylesini okuyun bari...

Benim bir arkadaşım vardı... Üç yıl önce tanıştık. Bir kış sabahında, camları buğulanmış bir kafede kahvemi içip gazetemi okuyarak, erken saatlere   havalı havalı   randevu verip, sonra da gelmeyen müşterimi bekliyordum.   Dışarıda kar yağıyordu... Daha beyefendi gelecek, gelince muhakkak bir kahve içmek isteyecek, o sırada yollar iyice Arap saçına dönecek ve biz üstüne üstlük İstanbul’un öbür ucundaki şantiyeye, proje alanını görmeye gidicez... Ohoooo, ölme eşeğim ölme... İçimden 'acaba ofise mi dönsem, nasıl olsa bu saatten sonra onca işi yetiştiremeyiz, iyi ama bana ne, o gelemedi, derdine yansın, diye düşünürken sol taraftan bir sesin ‘Günaydın’ dediğini duydum, döndüm ve O'nun bana gülümsediğini   gördüm...   Yani tam filmlerdeki gibi... Devamında bir film hikayesi beklemeyin. Öyle bir şey olmadı, çok daha iyisi oldu...   Biz kısa zamanda  iki iyi dost ve kafa dengi iki iyi arkadaş olduk.   O   yıllarda kendime göre bir sürü derd...