Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Tanrım, bir daha böyle yaparsan, ölümü gör...

Bence bizi insan yapan, zaman zaman diğerlerinden ayıran, bazen tercih edilir hale getiren veya nefretle anılmamıza sebep olan en önemli şey ‘espri yapabilme’ kabiliyetimizdir. Hayata komik bir pencereden bakabilmek, yaşamı kaldırabilmek için bence akıllıca bir yoldur. Mesela; bazen güzellikleri çoğaltır, bazen dayanılması imkansız olanı dayanılabilir hale getirir...   Kendimce;   her birimizin Tanrı’dan bir parça olduğuna yürekten inanırım. Dolayısı ile sahip olduğumuz tüm duygular Tanrı’dan gelir... Ve    gelenler arasında   en özel ve en güzel şey şaka yapabilme kabiliyetidir. Dolayısı ile benim Tanrım espirili bir Tanrı’dır ve şaka yapmayı sever... Yalnız espiri anlayışı bizden biraz değişiktir, o ayrı... Kendisinin en sevdiği şaka, anlaşıldığı üzere, fukaranın eşeğini önce kaybettirip, sonra buldurma şakasıdır. Zavallı fukaralar eşşekleri konusunda çok hassastır... Hepsinin kendi meşrebince bir eşşeği vardır: mal, mülk, sağlık, aşk... Tanrı şakanın etkileyi...

Felek eşşeğime ‘çüş’ mü dedi...

Cuma gecesi,   Sezen Aksu’nun konserine gittim. Gerçi facebook’taki statüsümden bu konsere gideceğimi Swahili dilinde ilan etmiştim. Swahili dilini bilmeyenler için de buradan söylemiş oldum... Durduk yere neden Swahili dilinde yazmaya başladığımı soran arkadaşlarıma da şunu söylemek isterim; geçtiğimiz aylarda, Tanzanya'lı bir işadamı ile tanıştım. Kendisi Zanzibar bölgesinin en büyük kabilesinin şefinin oğlu... Öğrenimini İngiltere’de yapmış. Fevkalade kültürlü, fevkalade entellektüel, fevkalade centilmen, son derece yakışıklı bir adam... Türkiye’de gayrimenkul yatırımı yapmak isteyen bir şirketi var... Bizim projelendirdiğimiz binalardan birini inceliyorlardı... Kendisi ile, proje üzerinde yapılmasını istedikleri değişiklerin görüşüldüğü toplantılardan   birinde tanıştık.   Aramızdaki iş ilişkisi gel zaman, git zaman özel   bir arkadaşlığa dönüştü... Geçtiğimiz hafta sonunda da beni özel jeti ile Catalonya’ya götürdü... El Bulli’de, bizim için ayrıl...

Güneş Tutulması, Ay Bırakılması...

Eve geldim. Dışarıda yağmur, bırak bardağı, kovadan boşalarak yağıyor...   Evde iyi bir şişe şarap olmadığı için üzgünüm. Hani şu iki gece önce, neredeyse hepsini içtiklerimden... Meğer benim şarap içemememin sebebi, bünyemin alışkın olmaması değilmiş... Güzeli denk gelmemiş... Dişime göre bulunca, pek ala bir 70’liği götürebiliyormuşum... Az önce bir Miller alıp geldim. Buzdolabının sebzeliği Miller dolu... Bize en az üç parti yaptırır. Ekibi toplamak farz oldu. Hem Miller’ları içmek için, hem yaralarımızı sarmak için... Biten hafta hayatımıza neler neler oldu... Bir tanesi çok üzücüydü. Andıkça hala kalbimiz kanıyor. Şimdi girersem, çıkamam. O yüzden üzerine nurlar yağsın, ışıklar içinde yatsın demekle yetinelim bu sefer... Allah gani gani rahmet eylesin... Bugün gene güneş tutuldu. Bu güneş ve ay tutulmalarından ben pek birşey anlamıyorum ama anlaşılan onlar benden birşeyler anlıyorlar...Zira, her tutulmada hayatım bir viraj alıyor... Bundan onyedi ay önce, 14 Ocak gec...

Her ölüm erkendir...Ama bazı ölümler çok erkendir...

Faruk’u dünya gözü ile son kez Havaalanı Dış Hatlar Terminali’nde gördüm. Esra’yı ve Mert’i   getirmişti. Bizden önce gelmişler, bavullarını bagaja vermişler, uçuş kartlarını almışlar. Faruk sorumlu bir baba ve vefalı bir eski eş olarak tüm vazifelerini yerine getirmiş... Esra ‘sana veda etmek için bekledi’ demişti. O zaman bu vedanın gerçek bir veda olduğunu kim bilebilirdi ki... Faruk, o sabah benim ve kızlarımın bavullarını da taşıdı... Uçuş kartlarımızı almamıza yardım etti. Pasaport kontrolünden geçmeden önce kucaklaştık, vedalaştık... Ben O’nu pide partisine davet ettim. Muhakkak gelirim, dedi... Peki o halde, şimdilik hoşçakal, dedim... Arkamızdan el salladı, gitti... Bu O’nu son görüşüm oldu... Faruk, aslında hep bizimleydi. Mert’in babası, Esra’nın eski eşiydi. O yüzden kulaklarının çınlatılmadığı bir toplantı bilmiyorum... Gerçekte, sıradışı bir eski eşti... Ne zaman ihtiyaçları olsa, Esra’nın ve Mert’in yanındaydı. Hatta Esra’nın annesinin yeni bilgisayarını almak, getir...

Çakma Anne...

Babam gençliğinde, çok anlatan ve öğreten bir adamdı. Aklınıza gelebilecek her konuda bana pek çok öğüt vermişliği vardır. Çok düşünürdü, çok okurdu... Favori ilgi alanı tarihti. Özellikle ikinci cihan harbi’ni bütün detayları ile bilirdi. Ayrıca biyografileri izlerdi. Onasis’ten bir şey aktarmıştı, duyduktan sonra hiç aklımdan çıkmadı... Onasis, gömleğinin cebinde küçük bir defter taşırmış. Bir insan ile ilk kez karşılaştığında edindiği fikirleri, o deftere yazarmış. O insanla hasbel kader tekrar karşılarsa, defterini çıkarıp, yazdıklarına bakarmış. Bir insanın cemaz-i-ül evvel’ini okumanın ana şartı, ona her türlü duygudan yoksun olarak bakmamız galiba... Şayet baktığımız insanla ilgili negatif veya pozitif bir düşüncemiz var ise, sistem işlemiyor. İlk karşılaşma, her türlü duygudan yoksun olduğumuz altın an... Onasis, bu anın kıymetini anlamış,   deftere her zaman ilk izlenimlerini yazıyor. Aşk’la baktığımız insanı da bu sebepten çözemiyoruz sanırım... O yoğun duygulardan müteve...

Çilli....

Bugün itibari ile tatilden dönmüş bulunuyorum.   Aslında kızları annanelerine bıraktığım için, tatilden mi döndüm, tatile mi döndüm,   orası henüz belli değil. Tamam, çocuklarımı seviyorum, onlarsız bir hayat düşünemiyorum ama, böyle kısa ayrılıklar da olmasa insan deli çıkar, mazallah... Kafa dinlemek her ebeveynin hakkı. Bizim gibi yalnız ebeveynlerin ise, iki kere hakkı... Gerçi benim anne kalbim, yılın tüm yorgunluğuna rağmen,   ayrılık anında tekledi... Hadi dönün benimle İstanbul’a, sonra birlikte geliriz, dedim.   Ama   sevgili sıpalak kızlarım, gidiş terminalinin önünde annanelerini görünce öyle bir koşup sarıldılar ki, görenler   çocukları ‘gece asıp, gündüz indiriyoruz’ zannetti. Gelin benimle İstanbul’a, lafı da böylece kaynadı gitti... Çaresiz kızları teslim ettik, uçağımıza bindik, İstanbul’a geldik... Dönüşte yanımda oturan, gayet zarif bir şekilde ayak ayak üstüne atmış,   bacaklarındaki   ve kollarındaki tüyleri jiletle kazımış, aş...

Dangalaklığın Felsefesi... (II. Bölüm)

Burada bir parantez açmamız lazım. Singer’in ‘Darwin’in Evrim Teorisine Sol Bir Yaklaşım’ adlı makalesinde, evrim geçiren insanın, bedeni ile birlikte evrimleşen davranışlarının temeli soruşturulmaktadır. Singer’e göre etik, evrilen davranış teorisine uymaz. Yani insan davranışlarının, evrim geçiren bedeni ile birlikte değişen ve gelişen seyrinin, etik denen kavrama nasıl ulaştığımızı açıklamadığını anlatır. Ve derki; etik bu dünyaya başka bir evrenden ışınlanmış gibidir… Bence etik, Tanrı’nın varlığının ve davranışlarımızın köklerinin ondan geldiğinin kanıtıdır. Bu aynı zamanda, çocukların anneleri ve babalarının davranışlarını tekrar etmeleri, huylarını almaları ile de benzeşir. İyi bir tasarım çözümünün tekrarlanması ilkesi… Tekrar sorumuza dönelim; siz mutlağın ortasında yapayalnız kalsaydınız ne yapardınız? En basit şekli ile canınız sıkılırdı… Ve bu can sıkıntısı sizi harekete geçirirdi…   Muhtemelen Tanrı’nın da canı sıkıldı ve her şey böyle başladı… Ne yani, şimdi biz basit...