Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Kaçak Akım...

Cumartesi akşamından beri sağ ayağımda bir acı var. Parmaklarımla bileğim arasında kalan deri, sanki üzerine kaynar su dökülmüş gibi yanıyor. Dün, acı hissi dizime doğru yayıldı. Yetmezmiş gibi devamında, elimin üzeri de aynı şekilde acımaya ve sağ gözüm seğirmeye başladı... Yanma hissine razı oldum ama göz seğirmesi pek fena... Yolda, markette, toplantıda kiminle göz göze gelsem, kendisine işmar ediyorum zannedecek diye ödüm kopuyor.   İki gündür ne yana bakacağımı şaşırdım. Dün akşam mimar arkadaşlarımdan biri ile konuştuk. Şimdi böyle deyince de bir garip oldu. Sanki benim her meslekten arkadaşım varmış da, onların içinden mimar olanını seçip derdimi ona anlatmışım gibi... Zaten arkadaşlarımın yüzde sekseni mimar, yüzde onbeşi de inşaat mühendisi...   aslında çok fazla seçim yapma şansım yok yani... Efendim, uzatmayım, arkadaşım bana ‘nasılsın’ dedi.. bende 'valla pek fenayım, durum böyleyken böyle, fiziki bir yanık yok ama vücudumun sağ tarafı birinci derece yanık acısı il...

Üf Dersem, Anam Avradım Olsun...

Eskiden memlekette bir gelenek vardı. Ramazan geldi mi, her gazetede ‘neydi o eski ramazanlar, ah ah...’ konulu tefrikalar yayınlanırdı. Varılmak istenen noktayı tam olarak bilemiyorum... şimdi ki ramazanların bir halta yaramadığını kafamıza iyice kakmak mı? Veya ramazan Direklerarası’nda tiyatro seyredersen ramazandır, başka türlü bir işe yaramaz demek mi? O yazıları okuduğumda içimden geçen his ‘ramazanda tiyatro izlemediğim için, Allah’ta benim belamı versin’ olurdu. Galiba amaç, biraz da buydu. Yeni nesile kendine kötü hissettirerek, tiyatronun altın günlerine geri dönüşü sağlamak... Şimdi düşünüyorum da, o vakitler evlerde digitürk decoder’ı veya DVD player olsaydı acaba kaç kişi Direklerarası’na giderdi. Bunu anlamış olmak, ramazanda Direklerarası’na gitmediğim için derimin altına işlemiş suçluluk hissimi azaltmıyor... Ne yaparsınız yılların psikolojik telkin yarası, bir farkındalık ile iyileşmiyor tabii... Bugün, bu suçluluğumu azaltmak için ‘eski bir ramazan hikayesi’ de ben an...

Bir Garip Fitness’a Gitse, Gör Başına Neler Gelir....

Bu gece kısa yazmak niyetindeyim. Biran evvel pufini kandil, tumba yatak yapıp, bünyeyi dinlendirmem lazım. Malum spora başladım. Beni dinç, genç ve güzel hissettirmesi gereken bu sağlık olayı, şu anda sürüm sürüm süründürüyor. Her bir kemiğimin vücuduma bağlandığı yerler teker teker ağrıyor. Ama bu sefer kesin kararlıyım, devam edip hem forma giricem, hem de sağlığımı geri kazanıcam. Şayet bunlar olmazsa, beni ite kaka buralara süren doktorumu yürüyüş bandının yanına asıp sallandırmayı düşünüyorum, o ayrı... İki akşamda bir salonun yolunu tutuyorum. Benim için bir antreman programı hazırladılar. Söyledikleri doğru ise, troid ve şeker problemi olan bütün hastalar bu şekilde deva bulmuş. Ben aslında dumble kaldırmanın troid bezime ne gibi bir faydası olacağını sormak istedim ama, ilk günden mimlenmeyim diye vazgeçtim. Koskoca adamların bana yalan borcumu var. Yarıyor diyorlarsa yarıyordur neticede... İlk gidişimde, tek set hareketten oluşan bir program yaptım, bir saatten fazla sürdü.. ...

Tanrım, bir daha böyle yaparsan, ölümü gör...

Bence bizi insan yapan, zaman zaman diğerlerinden ayıran, bazen tercih edilir hale getiren veya nefretle anılmamıza sebep olan en önemli şey ‘espri yapabilme’ kabiliyetimizdir. Hayata komik bir pencereden bakabilmek, yaşamı kaldırabilmek için bence akıllıca bir yoldur. Mesela; bazen güzellikleri çoğaltır, bazen dayanılması imkansız olanı dayanılabilir hale getirir...   Kendimce;   her birimizin Tanrı’dan bir parça olduğuna yürekten inanırım. Dolayısı ile sahip olduğumuz tüm duygular Tanrı’dan gelir... Ve    gelenler arasında   en özel ve en güzel şey şaka yapabilme kabiliyetidir. Dolayısı ile benim Tanrım espirili bir Tanrı’dır ve şaka yapmayı sever... Yalnız espiri anlayışı bizden biraz değişiktir, o ayrı... Kendisinin en sevdiği şaka, anlaşıldığı üzere, fukaranın eşeğini önce kaybettirip, sonra buldurma şakasıdır. Zavallı fukaralar eşşekleri konusunda çok hassastır... Hepsinin kendi meşrebince bir eşşeği vardır: mal, mülk, sağlık, aşk... Tanrı şakanın etkileyi...

Felek eşşeğime ‘çüş’ mü dedi...

Cuma gecesi,   Sezen Aksu’nun konserine gittim. Gerçi facebook’taki statüsümden bu konsere gideceğimi Swahili dilinde ilan etmiştim. Swahili dilini bilmeyenler için de buradan söylemiş oldum... Durduk yere neden Swahili dilinde yazmaya başladığımı soran arkadaşlarıma da şunu söylemek isterim; geçtiğimiz aylarda, Tanzanya'lı bir işadamı ile tanıştım. Kendisi Zanzibar bölgesinin en büyük kabilesinin şefinin oğlu... Öğrenimini İngiltere’de yapmış. Fevkalade kültürlü, fevkalade entellektüel, fevkalade centilmen, son derece yakışıklı bir adam... Türkiye’de gayrimenkul yatırımı yapmak isteyen bir şirketi var... Bizim projelendirdiğimiz binalardan birini inceliyorlardı... Kendisi ile, proje üzerinde yapılmasını istedikleri değişiklerin görüşüldüğü toplantılardan   birinde tanıştık.   Aramızdaki iş ilişkisi gel zaman, git zaman özel   bir arkadaşlığa dönüştü... Geçtiğimiz hafta sonunda da beni özel jeti ile Catalonya’ya götürdü... El Bulli’de, bizim için ayrıl...

Güneş Tutulması, Ay Bırakılması...

Eve geldim. Dışarıda yağmur, bırak bardağı, kovadan boşalarak yağıyor...   Evde iyi bir şişe şarap olmadığı için üzgünüm. Hani şu iki gece önce, neredeyse hepsini içtiklerimden... Meğer benim şarap içemememin sebebi, bünyemin alışkın olmaması değilmiş... Güzeli denk gelmemiş... Dişime göre bulunca, pek ala bir 70’liği götürebiliyormuşum... Az önce bir Miller alıp geldim. Buzdolabının sebzeliği Miller dolu... Bize en az üç parti yaptırır. Ekibi toplamak farz oldu. Hem Miller’ları içmek için, hem yaralarımızı sarmak için... Biten hafta hayatımıza neler neler oldu... Bir tanesi çok üzücüydü. Andıkça hala kalbimiz kanıyor. Şimdi girersem, çıkamam. O yüzden üzerine nurlar yağsın, ışıklar içinde yatsın demekle yetinelim bu sefer... Allah gani gani rahmet eylesin... Bugün gene güneş tutuldu. Bu güneş ve ay tutulmalarından ben pek birşey anlamıyorum ama anlaşılan onlar benden birşeyler anlıyorlar...Zira, her tutulmada hayatım bir viraj alıyor... Bundan onyedi ay önce, 14 Ocak gec...

Her ölüm erkendir...Ama bazı ölümler çok erkendir...

Faruk’u dünya gözü ile son kez Havaalanı Dış Hatlar Terminali’nde gördüm. Esra’yı ve Mert’i   getirmişti. Bizden önce gelmişler, bavullarını bagaja vermişler, uçuş kartlarını almışlar. Faruk sorumlu bir baba ve vefalı bir eski eş olarak tüm vazifelerini yerine getirmiş... Esra ‘sana veda etmek için bekledi’ demişti. O zaman bu vedanın gerçek bir veda olduğunu kim bilebilirdi ki... Faruk, o sabah benim ve kızlarımın bavullarını da taşıdı... Uçuş kartlarımızı almamıza yardım etti. Pasaport kontrolünden geçmeden önce kucaklaştık, vedalaştık... Ben O’nu pide partisine davet ettim. Muhakkak gelirim, dedi... Peki o halde, şimdilik hoşçakal, dedim... Arkamızdan el salladı, gitti... Bu O’nu son görüşüm oldu... Faruk, aslında hep bizimleydi. Mert’in babası, Esra’nın eski eşiydi. O yüzden kulaklarının çınlatılmadığı bir toplantı bilmiyorum... Gerçekte, sıradışı bir eski eşti... Ne zaman ihtiyaçları olsa, Esra’nın ve Mert’in yanındaydı. Hatta Esra’nın annesinin yeni bilgisayarını almak, getir...