Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Yeni Başlayanlar İçin New York rehberi

New York bir şehirden çok, bir soğana benzer... Birbiri üstüne sarmalanmış pek çok katmandan oluşur. Bir şehir görüntüsü altında, pek çok şehir New York'ta alt alta, üst üste, yan yana, diz dize yaşar. New York uzaktayken özlenen, yanındayken yoran ve bıktıran, ayrılınca hüzünlendiren bir şehirdir. İnsan bir giderken, bir dönerken sevinir. Ama kendi toprağına ayak bastığı andan başlayarak, acaba ne zaman tekrar giderim, sorusunu sormayan fani, neredeyse yoktur. En iyisi bu kısır döngüye hiç girmemektir. O yüzden New York'a gitmeye karar vermeden önce ‘acaba bana ne tür bir rahat battı’ sorusuna tatminkâr bir cevap bulmak önemlidir. Cevap yoksa, bu yazıyı okumaktan vazgeçin. Ama New York işine bulaşmayı, kendinize, kimsenin tesirinde kalmadan, tamamen özgür iradenizle ve aklınız başınızda olarak reva gördüğünüze karar verirseniz, okumaya devam edebilirsiniz. Sonuçta hayat sizin, keyif sizin… New York üst üste bir çok şehirden oluşur demiştik. Bu yüzden herkesin New York...

Mimar Mendizebal

Beni yakından tanıyan arkadaşlarım bilir, vizyona giren filmleri, yayınlandığı tarihten 20 yıl sonra seyretmek gibi bir özelliğim vardır. Ama bu yazının konusu, benim kahrolasıca özelliklerim değil. Sizin yıllar önce seyrettiğiniz, muhtemelen unuttuğunuz birkaç filmin bana hissettirdikleri… Dünden beri üç tane film izledim; You’ve got mail, Two weeks for Love ve Terminal… Üçü de hani derler ya,  insanın yüreğini ısıtan cinsten filmler… Terminal az önce bitti. Filmlerin jeneriklerini de izlerim ben. Yirmi sene geriden gelince, böyle oluyor demek ki… Dibine kadar izleyim de, açığı biraz daha kapatayım istiyorum herhalde aklımca.  Bugün salonda berjer koltuğumda oturmuş, ayaklarımı önümdeki İngiliz country tarzı deri sehpama uzatmış vaziyette Terminal’in jeneriğini izlerken ve filmin ruhumda bıraktığı lezzeti dinlerken, bazı filmlerin neden içimi bu kadar acıttığını, serinlettiğini, çoşturduğunu veya bana insan olduğumu diğerlerinden bu kadar farklı bir şekilde hissetti...

Atın beni denizlere

Dün bu umutsuz halimi gören Gaye ‘gri at’ın senden çok uzaklara gitmiş’ dedi… Ayrıca süne’m artık benimle birlikte değilmiş. Süne, Şaman inancına göre insanın ruhu oluyor. Biz süne’yi ortadan az uzun, kahverengi, etine tombul bir böcük olarak bilirdik, ama öyle değilmiş işte… İnsanın ruhuymuş, O’nu O yapan her şeymiş… Gerçi süne ruhsa, gri at neydi? Asıl gri at ruh diye biliyorum ben ama Gaye şimdi hem süne’yi, hem gri at’ı aynı cümle içinde kullanınca, işin içinden çıkamadım. Bir daha Asu anlatırken, can kulağı ile dinleyim bari. Gerçi bir önceki seferlerde de can kulağı ile dinlemiştim ama akıl yarım olduğu, için kafa bu kadar bastı demek ki… Gaye benimle dalga geçti dün. Senin gri at, İtalya’da kaldı, dedi… Bende ‘bavula sokamadık, naparsın’ dedim… Permesanlardan yer kalmadı. Aman ne komik… Gaye ile aynı duaları ediyoruz. Eğer O’nun duaları kabul olur da, benimkiler olmazsa, kendi çapımda ilk ‘kul isyan hareketi’ni başlatmaya karar verdim. Bunu Gaye’ye de söyledim....

Hay bin kunduz

Dün gece bir rüya gördüm. Rüyamda yelkenli bir teknedeyim. Ama öyle kıytırık, olsa da olur, olmasa da olur, bir alınca, bir satınca sevinilen teknelerden değil.  Bir çalı Nazenin’e benziyor. Bir farkla, bizim teknemiz bembeyaz. Suyun üzerinde kuğu gibi süzülüyor. Rüya bu ya, teknenin sahibi, benim sevgilim. Etrafımızda bir sürü eş, dost, arkadaş kalabalığı ile halimizden pek bir memnunuz. Kaptan, meşhur yazlık mekanlardan birinin iskelesine kıçtan kara yanaşırken,  etrafımızda koşuşturan tayfalara aldırmadan, kadehlerimizdeki içkilerimizi yudumluyoruz. Tekne yanaşınca, sevgilim bir hamlede iskeleye atlıyor. Üzerinde lacivert bir pantolon ve beyaz bir gömlek var. Gömleğinin kol düğmelerinde adının ve soyadının baş harfleri işli… Bu kadar detaydan sonra, kol düğmelerinin altın olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? Ben sırtı açık, emprime bir elbise giymişim. Yargıcı’dan çok severek almıştım. Rahat onbeş senesi var. Kilo alınca içine sığamadım, yıllardır dolap...

Ayşegül SPA’ya gidiyor... Veya Gaye sivrisine uyan Gülfem’in maceraları…

Şimdi bu Gaye akıllısı, tutturdu SPA’ya gidelim diye… SPA allah SPA… Altı ay başımın etini yedi. Sonra baktı benden hayır yok, gitti bir yer buldu. İkimize de randevu aldı… Yav kardeşim beni ne takıyosun peşine. Bu kadar yıldır hiç mi bi şey öğrenmedin…  Al randevunu, hazırla çantanı, SPA’ya mı gideceksin, ne yapacaksın, kendi kendine git yap, di mi… Gel gör ki, bizde işler böyle yürümüyor maalesef… Ben esasen, organik zeytinyağlı tam aromatik full+full detoks masajı yaptırayım derken, alnımın ortasından ibrikle dökülen ılık yağın, patates kızartacak dereceye kadar ısıtılmış olması sebebi ile, ‘cos’ diye yandığım günden beri, SPA olayına ilkesel olarak biraz mesafeli duruyordum. Her tarafı naylonla kaplanmış masaj yatağında, bi teneke zeytinyağına bulanmış halde yatarken, çekik gözlü kadının kırık Türkçe’si ile ‘eveeet, masajımız burada bitti, geçmiş olsun’ diyen sesi hala kulağımdadır. O ana dek ben içimden hep ‘neticede burası beş yıldızlı bir otel, beni böyle vıcık v...

Tanrı ile, Umurunda Olup Olmadığını Bilemediğimiz Konularda Kısa Bir Sohbet

Dolar’a geçer, kendime geçmez sözüm…   Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım…. (Yukarıdaki dizeler, 2014 yılının sonbaharından başlayarak adeta bir füze gibi yükselen doların, ben kefen paramla üç kuruş yatırım yaptım diye, 24 saat içerisinde Mart 2015’den beri gördüğü en düşük seviyeye inmesi üzerine yazılmıştır.) Sevgili Tanrım, Ey bütün kullarını görüp gözeten Yüce Allah’ım… Bana böyle şeyleri reva gördüğünde aklıma Neyzen Tevfik geliyor. Ne demişti büyük usta; ‘Serserinim, düştüm aşkınla meye, Nasıl girdin elimdeki şu ney’e… Hem seversin beni neyzenim diye, Hem de sarhoş diye destan edersin…’ Biliyorum beni de seversin, komik kadınım diye… Ama her türlü aksiyona kurban edersin. Millet ağzını bıraktı, başka tarafı ile gülüyor yine bana… Gülsünler, tamam bi şey demiyorum zaten. Hem buna gülmeseler, başka şeye gülecekler. Bizde aksiyondan bol ne var… Benim demem o deme değil. Son günlerde dualarıma bakmıyosunuz. Ona üzülüyorum aslında. Allah b...

Anneler Günün’de Annenize Hediye Almayın

Ben çocukken hiç param yoktu. Yarım gün tedrisatlı bir devlet okulunda okuduğum ve okul da evimize iki dakika mesafede olduğu için, kahvaltımızı yaparak derse gider, öğle yemeğimizi de dönüşte, evde yerdik. Arada acıkırsak, beslenme çantalarımızdaki börek, kek, haşlanmış yumurta, peynir, salatalık, domates, artık allah ne verdiyse, imdada yetişirdi. Suyumuzu da mataralarımıza doldurur, evden getirirdik. Kantinden bir şey almazdık. Evle okul yürüyüş mesafesinde olduğu için, vasıtaya da binmezdik.  Dolayısı ile kimse bize harçlık vermezdi. Ve bu yüzden de hiçbir zaman paramız olmazdı. Paramızın olmaması normal zamanlarda önemli değildi. Zaten ortalıkta öyle çok fazla özenilecek bir şey yoktu. Harçlığı olanlar simit ve meyveli gazozdan öteye geçemedikleri için, başımıza gelecek en dramatik hadise, havaların ısınması ile birlikte sokaktan geçmeye başlayan seyyar satıcılardan yeşil nohut alamamak olabilirdi ki, o durumda da imdada mahallede fazlaca çocuk olması yetişirdi. Biri...