Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Gülfem’in Muz’la İmtihanı

Bedensel aktiviteler benim için her zaman korkulu rüyadır. Koşamam, yüzemem, tırmanamam, atlayamam, sıçrayamam… Okuldayken en kötü dersim, beden eğitimiydi. Beden eğitiminden doğru dürüst not alamadığım için, fizik, kimya, matematik on olduğu halde iki kez takdirname ortalamasını tutturamamışlığım bile vardır. Babam teselli bulayım diye ‘ya kafa çalışır, ya vücut… İkisi bir arada olmaz, üzülme’ derdi. Sonraki yıllarda babamı haklı çıkaran pek çok örnek de görmedim değil hani. Nice edeleli vücut sahibi, elif’i görse mertek sanarak bütün hayallerimizi suya düşürdü. ‘Hah, budur işte anasını satayım’ dediklerimizin hepsi de bir örnek ‘kısa kesilmiş hamam tokmağı’ şeklinde adamlardı… Neyse, ben bunlara kafa yormaktan vazgeçtim artık, o yüzden içeriği dağıtmayıp, konuya geri döneyim. Kişi kendini bilmek gibi irfan olamaz, demiş atalarımız… Bende kendini bilen bir kişi olarak, her zaman kırdım dizimi, oturdum oturduğum yerde… Taaa ki bir yaz Kemer’e gidene kadar… Galiba sene 199...

Merdiven Bileti

Bana bu aralık bir haller oluyor. Şimdi  bunu anneme söylesem, hemen ‘selamın kavlen’ der… Aslında doğru söylenişi ‘selamün kavlem…’. Yasin süresinin 58. Ayeti’nin ilk iki kelimesi… Tamamı; Selamün kavlem mir rabbir rahıym… Anlamı konusunda muhtelif tefsirler var. Ancak hepsinde ortak olan nedir diye bakarsanız; Rahmet nuru gönderen Rablerinden onlara bir selam sözü var… Peki niye bunu işler sarpa sarınca, ortamdan belayı def etmek için okuruz? Benim din bilgim de buraya kadar işte. O konuda maalesef malumatım yok. Tekrar konumuza dönersek, yani bana bir haller olmasına… Kendimi değişim sürecini tamamlayarak, yumurtadan çıkan minik bir civciv olarak görmeye yaşım müsaade etmediğinden olsa gerek, bu sefer çok kapılı bir oda da oturduğumu görüyorum. Burası sonsuz sayıda kenarı olan çokgen bir oda. Bu kenarların her birinin üzerinde bir kapı duruyor. Ben yıllardan beri bu kapıları açıp, odanın etrafını kuşatan patikalarda dolaşmaya çıkıyorum. Patikalar bir labirentin parçası. B...

Adjusment Bureau yani Bir Nevi Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Hayatın amacı mutlu olmaktır. Mutluluğa giden yol, anlamsızlıktan geçer. Yaradılışın en büyük mucizesi budur. Bu mucizeyi sezmek zordur. Daha zor olanı, anlatmaktır. Öğretmekse imkânsızdır. Öğrenebilen herkes, kendisi öğrenir. Öğrenci hazır olduğunda, öğretmen belirmez. Öğrenci hazır olduğunda, öğretmenin hep orada olduğunu görür. Zamanda tesadüfe yer yoktur. Tesadüf diye bir bileşen olsaydı, evren kaosa dönüşürdü ve bir saniye bile var olamazdı. Bu yüzden Adjusment Bureau vardır. Hiçbir şey şansa bırakılmamıştır. Şansının kötü olduğuna inananlar, gereksiz detaylara takılarak bir noktada fazlaca oyalanan ve fırsatları erteleyenlerdir. Her şeyin anahtarı kendini sevmektir. Anahtarı bulmak için, insan kendine bir aynadan bakmalıdır. Ve ayna burada mecazi anlamı ile kullanılmamıştır. Bu yazı da, akıl yerine kalple ulaşılan sonuçları tarif etmeye çalışan diğer tüm yazılar gibi anlamsızdır. (İstanbul’da, ofiste, mesai bittikten çok sonra, ikibinonbeş sen...

Koshmak, Koshmak, Koshmak İstiyorum...

Dışarda Güneşş, Begonviller Parlıyorr, Koshmak, Koshmak, Koshmak İstiyorum Dadıcığımm... Yukarıdaki cümle, Hendân (Bergül Uz)  tarafından yazılmış bir facebook durum bildirme cümlesidir. Söz konusu statüs 28 Temmuz 2009 saat 10:00’da açılmış, 29 Temmuz 2009 18:06’da kapanmıştır. Oynayanlar; Murat Uz: Arap Dadı, Anlatıcı, Kâmran, kendisi. Bergül Uz: Hendân, kendisi. Gülfem Karaer: Fransız Mürebbiye’den bozma Dadı, Editör, kendisi. Durum Güncelleme (Bergül Uz): Dışarda Güneşş, Begonviller Parlıyorr, Koshmak, Koshmak, Koshmak İstiyorum Dadıcığımm... Ve yorumlar: Arap Dadı (Murat Uz) : Kojjmayinn diyurum jijee!!! Düjejekjiniiiijjj !! Jonra bey bana kıjacaakkk...! Hendân (Bergül Uz) : Niçinn, niçinn öyle diyorzun dadıcığım? Oyza ben ne kadar bahtiyarım bir bilzen.. Dadı (Gülfem Karaer) : Küçük hanım, birazdan piyano hocanız burada olacak. Lütfen kendinize çeki düzen verip müzik odasına geçiniz. Biliyorsunuz musiki astımınıza iyi geliyor... ...

Yeni Başlayanlar İçin New York rehberi

New York bir şehirden çok, bir soğana benzer... Birbiri üstüne sarmalanmış pek çok katmandan oluşur. Bir şehir görüntüsü altında, pek çok şehir New York'ta alt alta, üst üste, yan yana, diz dize yaşar. New York uzaktayken özlenen, yanındayken yoran ve bıktıran, ayrılınca hüzünlendiren bir şehirdir. İnsan bir giderken, bir dönerken sevinir. Ama kendi toprağına ayak bastığı andan başlayarak, acaba ne zaman tekrar giderim, sorusunu sormayan fani, neredeyse yoktur. En iyisi bu kısır döngüye hiç girmemektir. O yüzden New York'a gitmeye karar vermeden önce ‘acaba bana ne tür bir rahat battı’ sorusuna tatminkâr bir cevap bulmak önemlidir. Cevap yoksa, bu yazıyı okumaktan vazgeçin. Ama New York işine bulaşmayı, kendinize, kimsenin tesirinde kalmadan, tamamen özgür iradenizle ve aklınız başınızda olarak reva gördüğünüze karar verirseniz, okumaya devam edebilirsiniz. Sonuçta hayat sizin, keyif sizin… New York üst üste bir çok şehirden oluşur demiştik. Bu yüzden herkesin New York...

Mimar Mendizebal

Beni yakından tanıyan arkadaşlarım bilir, vizyona giren filmleri, yayınlandığı tarihten 20 yıl sonra seyretmek gibi bir özelliğim vardır. Ama bu yazının konusu, benim kahrolasıca özelliklerim değil. Sizin yıllar önce seyrettiğiniz, muhtemelen unuttuğunuz birkaç filmin bana hissettirdikleri… Dünden beri üç tane film izledim; You’ve got mail, Two weeks for Love ve Terminal… Üçü de hani derler ya,  insanın yüreğini ısıtan cinsten filmler… Terminal az önce bitti. Filmlerin jeneriklerini de izlerim ben. Yirmi sene geriden gelince, böyle oluyor demek ki… Dibine kadar izleyim de, açığı biraz daha kapatayım istiyorum herhalde aklımca.  Bugün salonda berjer koltuğumda oturmuş, ayaklarımı önümdeki İngiliz country tarzı deri sehpama uzatmış vaziyette Terminal’in jeneriğini izlerken ve filmin ruhumda bıraktığı lezzeti dinlerken, bazı filmlerin neden içimi bu kadar acıttığını, serinlettiğini, çoşturduğunu veya bana insan olduğumu diğerlerinden bu kadar farklı bir şekilde hissetti...

Atın beni denizlere

Dün bu umutsuz halimi gören Gaye ‘gri at’ın senden çok uzaklara gitmiş’ dedi… Ayrıca süne’m artık benimle birlikte değilmiş. Süne, Şaman inancına göre insanın ruhu oluyor. Biz süne’yi ortadan az uzun, kahverengi, etine tombul bir böcük olarak bilirdik, ama öyle değilmiş işte… İnsanın ruhuymuş, O’nu O yapan her şeymiş… Gerçi süne ruhsa, gri at neydi? Asıl gri at ruh diye biliyorum ben ama Gaye şimdi hem süne’yi, hem gri at’ı aynı cümle içinde kullanınca, işin içinden çıkamadım. Bir daha Asu anlatırken, can kulağı ile dinleyim bari. Gerçi bir önceki seferlerde de can kulağı ile dinlemiştim ama akıl yarım olduğu, için kafa bu kadar bastı demek ki… Gaye benimle dalga geçti dün. Senin gri at, İtalya’da kaldı, dedi… Bende ‘bavula sokamadık, naparsın’ dedim… Permesanlardan yer kalmadı. Aman ne komik… Gaye ile aynı duaları ediyoruz. Eğer O’nun duaları kabul olur da, benimkiler olmazsa, kendi çapımda ilk ‘kul isyan hareketi’ni başlatmaya karar verdim. Bunu Gaye’ye de söyledim....