Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Benim Küçük Limon Ağacım

  Bugün size kendi basit hayatımdan bir ‘Slumdog Millionaire’ hikayesi anlatmak istiyorum. Geçtiğimiz ay, bana bir limon ağacı hediye edildi. Bir metreyi ancak bulan gövdesinden çıkan kalem kalınlığında dallarını donatan baygın kokulu çiçekleri ile bir anda terasımızın en nadide süsü haline geldi. Her sabah ve her akşam, sarının ve kızılın bin bir tonu ile boyanan denizi seyretmeyi unutturacak kadar güzeldi limon ağacım. Günler geçtikçe, çiçekler yerlerini eskinin gaz lambalarının cam şişelerini andıran limon taslaklarına bıraktılar Dedik ki; bu da bir hikmettir, seyredelim bakalım bu birkaç milimlik yeşil şişeler nasıl olacak da yetişkin birer limon olacak. Günler minik yeşil şişelerimin büyümesini bekleyerek geçerken, beklenmedik bir şey oldu. Yavru limonlarım önce sarıya, sonra siyaha dönüp kurumaya başladılar. Bu sefer her sabah ve her akşam bir kalp sızısı ile çıkmaya başladım terasa. Allah’ım ne olur kurumasınlar, ne olur kurumasınlar… Gel gör ki; kabul olm...

Bir Dış Mimar'ın Anıları

Mimarsanız, başınıza iki şeyin gelmesi kaçınılmazdır. Ne yaparsanız yapın, günün birinde biri çıkar ve size ‘iç mimar mı, dış mimar mı’ diye sorar. Ve kim olursanız olun, günün birinde teslim sonrası hizmetler başınıza kalır. Gençken mimarlığın içinden mi, dışından mı olduğumu anlatmak için ciddi çabalar sarf ettiğim doğrudur.  'Bak güzel kardeşim, senin dediğin tercüme hatası. Architecture var, interior design var. Interior architecture var mı, yok. Hem mimar dediğinin içi dışı bir olur.'  Sonra baktım olmuyor, saldım. Şimdilerde soranlara ‘dış mimarım anasını satayım’ deyip geçiyorum. Kaçınılmaz iki durumdan birincisi ile yaşımın getirdiği ermişlik ile baş etmeyi başarsam da, ahir ömrümde teslim sonrası hizmetlere düşmekten kendimi koruyamadım. Teslim sonrası hizmetler, adı üzerinde, bir mimari projenin inşa edilip kullanıcılarına teslim edilmesinden sonraki hizmetleri kapsar. Proje onayı, malzeme seçimi, renk seçimi, inşaat süreci gibi bir yığın sıkıntılı ...

Sevgililer Günü Üzerine

Arkadaşlarımdan biri âşık oldu. Bu, bizim gibi ellilerine yaklaşmış insanlar için alışılmışın dışında bir durum. Neticede, on yedi yaşında değiliz. Her hafta birine düşmüyor gönlümüz. Bunun için ne enerjimiz, ne de imkanımız var. Kalplerimiz biraz yorgun, biraz katı. Tecrübe denilen illete yakalanmakla lanetliyiz. Ama yine de bazen, karları delip yüzünü güneşe dönen kardelenler gibi cesur yürekler çıkıyor aramızdan… Dertleştik geçenlerde… Bana âşık olduğu kadını anlattı. O’ndan bahsederken yüzü aydınlanıyor. Gençken, sevdiğimizin nasıl göründüğünü anlatırdık ilk önce... Şimdi, insanlığın sınandığı kavşaklardaki duruşundan bahsediyoruz. Ağzından çıkmış kelimeleri tek tek irdeliyoruz; Ben mi dedi, biz mi dedi… Âşık olunca iyelik eklerinin önemini daha çok anlıyor insan… Bana anlattıklarını dinlerken düşünüyorum. Sohbetlerimiz sırasında bunun için fazlaca imkânım oluyor. Çünkü kendisi karşılıklı hasbıhal ettiğimizi zannetse de, âşıkların adeti olduğu üzere, beni pek konuşturmuyor...

Unutulmayan Tarihler ve Kadınlık Üzerine…

‘Birdenbire fark etti ki; diğerlerinden daha büyük bir öneme sahip bir tarih daha vardı; sahip olduğu tüm cazibenin yok olacağı, kendi ölüm tarihi… Yılın diğer günleri arasında tembelce görünmeden yatan. O, her yıl üzerinden geçtiği halde hiçbir işaret ya da ses vermeyen, ama kesinlikle orada olan bir gün. Ne zamandı?’ Bir olayla işaretlenmiş tarihleri asla unutmayan bir insanın, okuduğu kitabın sayfaları arasında bu satırlara rastlamasının anlamı nedir acaba? İşaretleri okumayı öğren, diyor gurular… Öğren ki; hayatına anlam katacak olayları silikleşmeden yakalayabilesin. Eğer ben de işaretleri doğru okuyorsam, Thomas Hardy’nin milyonlarca ihtimali bir kenara bırakarak, bu şekilde sıraya dizdiği kelimelerini kullanarak bana seslenen Tanrı diyor ki; Belki de yaşadığın sürece aklından çıkaramadığın tarihlerden birinde öleceksin. Yani tırnak içinde 'ölüm' diye bir şey var. Buna ne diyorsun bakalım? O yüzden bugün mantıklı veya duygusal veya iz bırakıcı veya kalp burkucu ...

I Had A Farm In Africa

Bir kitabın açılış cümlesi, sizin içine ne ifade eder?  Veya başka türlü sorayım, içinizde Anna Karenina’nın ilk cümlesini hatırlayan var mı? Tolstoy, binlerce sayfalık hikayesini anlatmaya şöyle başlar; ‘Mutlu aileler birbirlerine benzerler. Her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.’ Peki Kırmızı Pazartesi… Gabriel Garcia Marquaez’in büyülü hikayesinin ilk cümlesi neydi? ‘Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah 05.30 da kalkmıştı…’ Dahası da var…  J.D. Salinger- Çavdar Tarlasında Çocuklar; ‘Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, herhâlde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını ve tüm o David Copperfield zırvalıklarını filan da bilmek istersiniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum.’ Franz Kafka-Dönüşüm; 'Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.' ...

Platonik Aşkın Faydaları ve Gerekliliği Üzerine

Aslında konu benim için yeni değil. Az sonra yazacaklarımı aklımda epeydir evirip çeviriyordum. Ama bunları da yazarsam, kafadan çatlak olduğum tescillenecek korkusu ile yazmamıştım. Fakat bugün, mimarlık yapmaktan o kadar sıkıldım ki, yazarak kendimi açıp kapatmazsam bu sıkıntının beni öldüreceğini fark ettiğimden ve aklıma da aksi gibi başka konu gelmediğinden, platonik aşk üzerine geliştirdiğim çarpık dünya görüşlerimi paylaşayım, dedim. Platonik aşk nedir, diye babama ilk defa sorduğum zaman tahminen 5 veya 6 yaşındaydım. Babam cevaben; sevip de söyleyemeyenlerin aşkına, ‘Platon gibi’ anlamında platonik aşk’ denir, dedi. Ben çocuk aklımda bunu kötü bir şeymiş gibi algıladım. Söyleyemediğim şeylerin tamamı, annemin izin vermediği yamukluklar olduğu için, ‘Platon bile söyleyemediğine göre, var bu işte bu dümen’ diye düşündüm. Yoksa çocukken sevmenin nesi kötü gelecek ki insana… Platonik aşkın aklıma kötü bir şey olarak yazılması beni ‘Platon gibi’ sevmekten korumuş mudu...

David Garrett ve Nane Şekeri Satmak Üzerine

Boyutları, konuya göre değişmekle birlikte, ben insanlar tarafından genellikle yanlış anlaşılırım. Eğer gündelik hayatın basit olayları ile uğraşıyorsak, az yanlış anlaşılma ihtimalim yüksektir. Ama olay reel politik, ekonomik veya insan ilişkilerinin cinsiyete dayanan dinamikleri ise, yanlış anlaşılma ihtimalim artar. En son David Garrett olayında yanlış anlaşıldım. Facebook’taki durum güncellemelerimi takip eden arkadaşlarım, her gün yeni bir David Garrett paylaşımı görünce, dediler ki; Sen bu adamla bozdun… Oysa olayın bununla hiç alakası yok. Konu tamamen nane şekeri satabilmek veya satamamakla ilgili… 5, 8, 12, 26   dakika kadar bir vaktiniz varsa anlatayım… Nereye vardığımızı doğru bir şekilde analiz edebilmek için, bizi o noktaya götüren yolu anlamak bir gerekliliktir. Benim David Garrett’la bozduğum yargısının temelinde yatan dinamik, David Garrett’in fiziksel özellikleridir. Bu özellikler, yüz kişiden en az ellisinin David Garrett’la bozmasını sağlayabileceğinden ‘Kiş...