Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Hasbelkader…

Bendeki Arapça sevgisinin mimarı babamdır.  Kendisi, Osmanlıca konuşulup, eski Türkçe yazılan bir evde büyüdüğü için, Farsçaya da Arapçaya da aşinaydı. Ama Arapçaya özel bir teveccühü olduğunu kabul etmek icap eder. Her nedense; bu dilin kelime türetme şekillerinden etkilenir, özel bulur ve takdir ederdi. Babasına hayran her kız çocuğu gibi, onun bu ilgisini çocuksu bir gayretle benimsediğimi hatırlıyorum. Sonradan babamla yollarımız zihinsel ve duygusal olarak ayrıldı ama Arapça sevgisi, gözümün rengi gibi, sağ göz kapağımın diğerinden hafifçe düşük olması gibi, yüksek tansiyonum veya dondurma sevmemem gibi ondan bana tevarüs etti ve o bu diyardan ebediyen gittikten sonra da benimle kaldı. Hafıza-i beşer nisyanla malüldür. Yani insan unutur. Bazıları çok, bazıları az unutur ama bir yerden sonra hepsi aynı kapıya çıkar. Ben az unutanlardanım. Ama yine de lanet mi, ödül mü olduğu belli olmayan bu insanca özellikten nasibimi almışım. Babamın köküne, ekine kadar ayırıp ince ince anlat...

Nasıl Yazar Olunur?

Yazar olmanın birinci şartının güzel ve anlamlı yazmak olduğunu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz… Konunun yazma ile illaki bir ilgisi vardır ama kesinlikle sizin düşündüğünüz kadar değildir. Okuma yazma öğrenmiş olmak, diğer kriterleri karşılıyorsanız, yazarlığın “yazı ile ilgili kısmı” için yeterlidir. Buraya kadar geldiyseniz, okuma yazma bildiğiniz aşikar. O yüzden lafı uzatmadan konuya girelim derim ben... Woody Allen’a 'İyi yazmak için ne gerekir?' diye sorduklarında “Bir daktilo ve çarpık bir dünya görüşü” demişti. Bana sorarsanız bu sorunun cevabı; Bir dizüstü bilgisayar ve kâfi miktarda mutsuzluktur... Söylediğimi ‘Deli midir, nedir’ diyerek hemen yabana atmayın. İnanmıyorsanız Umberto Eco’ya bakın; Mutlu insanın hikayesi olmaz, der Eco… O benden daha iyi bir yazar olduğu için daha güzel söylemiş ama sonuçta ikisi de aynı kapıya çıkar. Burada dikkat edilmesi gereken, sizi yazın dünyasında zirveye taşıyacak olan mutsuzlukların temelinin çocukluk çağlarında atılmış olması...

Diyetler ve Tartılar Üzerine

Bundan on yıl önce Tefal marka bir tartı almıştım. Geçenlerde bozuldu. Üç kadına sabah akşam hizmet ettiğini ve ilaveten Defne’nin lenduha kadar bavullarını da tarttığını düşünürsek, bence iyi bile dayandı. O yüzden yenisini de aynı markadan almanın iyi olacağı düşündüm ve adet olduğu üzere internetten fiyat bakmaya başladım. Anladığım kadarı ile birçok insan bu markanın performansı konusunda benimle aynı fikirdeydi. Çünkü en basit modellerinin fiyatı bile, standart Türk ailesinin aylık mutfak masrafını geçmişti. Çaresiz kampanyaları araştırmaya başladım ve en sonunda kendi maddi imkanlarımız doğrultusunda ulaşılabilir fiyatlı ürünü Carrefour’da buldum. Geçtiğimiz pazar günü Mimarlar Odası’nın yönetim kurulu seçimleri vardı. Odanın merkezi Karaköy’de. Hava da aksi gibi çok güzel. İstanbul yazdan kalma bir gün geçiriyor. Trafiğin Arap saçı gibi olacağını bilmek için alim olmaya gerek yok. Kendi kendime ‘hadi bir güzellik yap, kır zincirlerini, Marmaray’a bin’ dedim. Bir yanda...

Happy New Year Finland

Beni tanıyan insanlara sorarsanız; konuşmaktan çok hoşlandığımı, hatta bunu zaman zaman abarttığımı ve etrafımdaki insanları baydığımı söylerler. Eğer beni yakından tanıyan insanlara sorarsanız; konuşmaktan ziyade yazmayı tercih ettiğimi söylerler. Gerçekte doğrusu da budur. Ben sevdiğim insanlarla konuşurum. Çok sevdiğim insanlara ise yazarım. Çünkü bana göre en anlamlı iletişim yazıyla kurulan iletişimdir. Bu yüzden ‘You’ve got a mail’ filmini çok severim. Belki on kere izlemişimdir. En hoşlandığım sahne ise Meg Ryan’ın Tom Hanks’a yazdığı mektuba ‘Sanki bir konuşmanın ortasındaymış gibi başladığını’ anlattığı sahnedir. Bugün ben de böyle yapacağım. Yazdıklarıma bir konuşmanın ortasındaymış gibi başlayacağım. Bir ayı aşkın süredir düzenli olarak bloğumu okuyan Finlandiya’lı bir dosta teşekkür edeceğim. Kendisinin hangi şehirde yaşadığını veya kim olduğunu bilmiyorum. Çünkü blogger.com bu tip detayları paylaşmıyor. Sadece ülke bilgisi veriyor. Gerçi telefonumun ekranına düşen...

Serdar Turgut Üzerine

Serdar Turgut hakkında yazı yazmak da nereden çıktı derseniz, sizi anlayışla karşılarım. Çünkü az sonra okuyacaklarınızı kaleme almak için rasyonel hiçbir sebebim yok. Neticede Serdar Turgut arkadaşım değil, akranım değil, meslektaşım değil… Onun iyi bir köşe yazarı, benim de istikrarlı bir okuyucu olmamdan gayri bizi birbirimize bağlayan başkaca bir bağ da yok ve tüm bunlara ilaveten dünyanın öbür ucunda, varlığımdan zerrece haberdar olmadan yaşayan bir adam hakkında düşünmek ve sonra çok marifetmiş gibi bunları anlatmaya kalkmak hiç de akıllı işi değil. Ama gerçek şu ki; ben akıllı bir insan değilim. Hatta daha kötüsü, bir çeşit ruh hastasıyım. Fakat bugün buna girmeyelim, derim. Çünkü ilerleyen yaşımla birlikte artan hezeyanlarımı yazmaya kalkarsam, yazının devamında hiçbir şeye yer kalmayabilir. Konumuza dönersek; derslerimden arta kalan zamanda gazete okumaya merak sardığımda on dört yaşımdaydım. Sanki milat öncesinde kalmış gibi görünen o yıllarda doğan neslimiz için, tele...

Deist bir Citrillus Lanatus’un Varoluşçu Günlüğü

Sevgili Günlük, Bu günlerde aklımı en çok ‘Hasattan sonra hayat var mı’ sorusu kurcalıyor. Dün bu konuyu diğer Citrillus Lanatus’lar ile de tartışmak istedim ama beni ‘Moral bozmak’la suçladılar. Neymiş efendim, hiç durmadan hasat gününü düşünerek şimdiki anın güzelliklerini kaçırıyormuşum. Meğer çiçekten meyveye yeni dönmüşüz, ılık yağmurlar yeni başlamış. Güneşin kavurduğu hasat günlerini düşünmek için çok erkenmiş ve daha bir sürü zırva… Diğerleri beni anlamadıklarını söylüyorlar ama, işin gerçeği şu ki; ben onları, onların beni anladığı kadar bile anlamıyorum. Bu tarlaya nereden geldiğimizi bilmiyoruz, neden geldiğimizi bilmiyoruz, başka tarlalar var mı, yok mu onu bile bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey hasat günü diye bir şey olduğu ve eninde sonunda geleceği… Buna rağmen hayatımızdaki tek gerçekten bahsettim diye, beni neşelerini kaçırmakla suçlamaları ne kadar akıllıca acaba? Geceleri gökyüzüne bakıyorum. Göz alabildiğine uzanıyor. İçinde binlerce parlak ışık var. Eli...

Bir Şehir, Bir Deniz, Bir Çocuk, Bir Köpek

Güney rüzgarlarının önünde Çin Seddi gibi yükselen dağların alçalarak önce tepeye, sonra ovaya döndüğü nadir düzlüklerden birine kurulmuş bir şehirdi burası. Sırtını yasladığı yamaçlar, kıble ve lodosa geçit vermediğinden, evleri ve bahçeleri poyrazın insafına kalmış görünürdü. Hava hep nemli, en sıcak günde bile soğuk, yarımay şeklindeki ovanın kuzeyini kaplayan deniz hep hırçın, koyu mavi, derin ve karanlıktı. Anneler en çok, çocuklarının bir gün bu merhametsiz dalgaların arasında can vermesinden korkarlardı. Bu yüzden, dip akıntılarından kurtulacak kadar kuvvetlenmeden yüzmeye yeltenen kızlara ve oğlanlara büyük cezalar verilirdi. Bütün şehirde adet olduğu üzere, babalarından evvel eve girmek gayreti ile akşam ezanı okunurken bahçe kapısında belirdiklerinde, evin en yaşlı kadını ‘bugün denize gittin mi’ diye sorardı. Onlar da her zaman gitmediklerini söylerdi. Yaşlı kadın, çocukların kollarını ve enselerini yalar, ağzına tuz tadı gelirse onları önce bir güzel döver, sonra da kalı...